Diyarbakır Ulu Camii

4 ayrı mezhebe kapılarını açtı, tarihi boyunca içinde inançlara hizmet verdi, dış duvarlarında dönemin sanatını icra etti ve Ulu Camiler kuşağında adresimiz Diyarbakır Ulu Camii…

Bir önceki sayımızda Anadolu’nun Ulu Camileri ile ilgili genel bir bilgilendirmede bulunmuş, Evliya Çelebi’nin “Bursa’nın Ayasofyası” dediği Bursa Ulu Camii’ne huzurlu bir giriş yapmıştık. Şimdi ise Anadolu’yu karış karış gezen tarihe ışık tutan Evliya Çelebi’nin “İçinde öyle ruhaniyet var ki, bir kimse iki rekât namaz kılsa kabul olunduğuna kalbi şahitlik eder” dediği bir diğer “ulu” ve “tarihi” cami olan Diyarbakır’dayız.

Bir yapı düşünün ki tarihi boyunca sadece bir konuda hizmet verecek. O da; ibadet… Evet Roma döneminden kalma bu yapı Diyarbakır’daki Ulu Camii. Hz.Ömer döneminde 639 yılında Diyarbakır’a egemen olan Müslüman Araplar tarafından şehrin merkezindeki en büyük mabed olan Martoma Kilisesi’nin camiye çevrilmesiyle oluşmuştur. Cami duvarları çeşitli uygularlıkların izleriyle doludur… Selçuklu, Artuklu, Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Osmanlı dönemlerinden kalma 20 kadar kitabe vardır.

GÖLGEYE BAK SAATİ SÖYLE
Orta kısmı Hz. Musa zamanında yapılan ve geneli ise Selçuklu hükümdarı Melikşah tarafından inşa edilen tarihi mekanın avlusunda namazgah, şadırvan, musalla taşı ve 12.yüzyılda El Cezeri tarafından yapılan “güneş saati” bulunur.

Dikdörtgen şeklinde planlanmış ve çok sütunlu caminin içindeki güneş saatinin 800 yıldan fazla bir geçmişi vardır. Bir metre kadar yükseklikteki yuvarlak bir mermer üzerine yerleştirilen metal parçasının, güneşin hareketiyle birlikte çevresinde dönen gölge marifetiyle zamanı göstermektedir. Güneş saatinin daha önce caminin dışındaki meydanda olduğu ancak 1920’lerde şimdiki yerine getirildiği yazılmaktadır.

Avludaki süslemelerinde Roma medeniyetinin izlerine rastlanan cami, Osmanlı döneminde aynı zamanda ilim ve kültür merkezi olarak kullanılır. Arşiv belgeleri, seyyahların bilgilerine ve vakıf defterlerindeki bilgilere göre Ulu Cami’de hitabet, imamet, maarif, te’zinat, muhassıllık ve huffazlık gibi hizmetler de verilir.

İKİ KATLI MAKSURELER
Külliye edasındaki Ulu Camii’nin avlusunun güneyinde Hanefîler bölümü, kuzeyinde Şafiiler bölümü ve Mesûdiye Medresesi, batısında Hanbeliler bölümü (Şu anda Kuran Kursu) ve Zinciriye Medresesi ile doğusunda Malikiler bölümü (günümüzde kütüphane) ve revaklı bölümler mevcuttur. Anadolu’nun en eski “ulu” yapısı olan camii, İslam âleminin 5. Harem-i Şerifi olarak kabul edilmektedir. (Birinci Kabe, ikinci Nebevi, üçüncü Mescidi Aksa, dördüncü ise Şam Emeviye Camii). Külliyenin doğu ve batısındaki maksureler dikdörtgen planlı ve iki katlıdır. Maksurelerin büyük bir ihtimalle sultanın veya ilin valisinin kalabalık günlerde namaz kılıp dinlenmeleri için yapıldığı belirtilmektedir.

BENZERİNE AZ RASTLANAN MİNARE
Ulu Camii minaresi Anadolu’da benzeri az bulunan minarelerdendir. Kare planlı bir kaideden sonra kare gövde olarak yukarıya doğru incelerek yükselmektedir. Bu özelliğiyle Diyarbakır’daki Hazreti Süleyman, Nebi ve Dört Ayaklı camii minareleri ile Urfa’daki Selahaddin-i Eyyubi Camii minaresini hatırlatmaktadır. Doğu, batı, kuzey ve güney olmak üzere dört cepheden oluşan Ulu camii, her cephesi farklı mimari özellikleri yansıtır. Cephenin her bölümünde yer alan Korinth düzenindeki sütunlar, Grek mimarisini anımsatır. Caminin giriş kısmının iç cephesinde duvarlara işlenen asma yaprağı figürü de bölgedeki bağcılık kültürünü hatırlatır.

 

ASLAN-BOĞA FİGÜRÜ…
Camiye giriş üç ayrı yerden yapılır. Doğudaki kapı ana (taç) kapıdır. Ana giriş kapısının iki köşesinde aslanla boğa mücadelesini simgeleyen kabartma figürü bulunmaktadır ve açılımı da şöyledir: “Bu kabartma güneşin aya veya karanlığa, iyiliğin kötülüğe, yerlinin düşmanına galibiyeti vb. karşıt fikir veya prensiplerin çatışmasını sembolize eder.”

Bu kabartmalı figürlerin üstünde şu yazıt vardır; “Yargılayan ve esirgeyen Allah’ın adıyla, bu yapı büyük emirimiz, büyük komutan, dinin kemali, İslamın şerefi, devletin güzeli, milletin en değerlisi, ümmetin rüknu, askerlerin en olgunu, emirlerin tacı, emirülmü’minin yardımcısı. Nisanoğlu Hasanoğlu Ali’nin teberruen yapılmasını ve masrafının malından ödenmesini emir eyledi.”

ÖYLE BİR YAPIDIR Kİ O
1046 yılında Diyarbakır’ı ziyaret eden Nasır-ı Hüsrev, Sefernâme adlı eserinde Ulu Camii’yi anlatır: 
“Öyle mükemmel bir yapıdır ki ondan daha düzgün, ondan daha sağlam yapılmasına imkan yoktur. Caminin içinde iki yüz küsur taş direk vardır. Her direk yekpare taştandır. Direklerin üstüne, hepsi taştan olmak üzere kemerler yapılmıştır. Kemerlerin üstünde de öbür direklerden kısa küçük kemerler vardır. Bu mescidin bütün damları kubbelerle örtülmüş, her tarafı oyma işleriyle, nakışlarla işlenmiş, boyanmıştır. Mescidin ortasında büyük bir taş havuz vardır, o taşın üstüne bir adam boyu yüksekliğinde, çevresi iki arşın gelen pek büyük yuvarlak taş bir havuz konmuştur. Havuzun ortasında pirinç bir lüle vardır ki oradaki fıskiyeden berrak su fışkırır, o suyun nerden gelip nereye aktığı görülmez… Yalnız binaların yapıldığı taşların hepsi karadır…”

NOTLAR
» Eski dönemlerden kalma caminin altında su kaynağı vardır. Bu su Hani Dağı’nın eteklerinden kaynar ve dokuz kemerli bentlerden çıkarak büyük havuz teşkil eder. Havuza akan su 7 gözedir.

GECE-GÜNDÜZ CEMAAT
Evliya Çelebi ise Seyahatnamesi’nde Ulu Cami’den şöyle bahseder: “İçinde öyle ruhaniyet var ki bir kimse iki rekât namaz kılsa kabul olunduğuna kalbi şahitlik eder. Güya Haleb’in Ulu Camii, Şam’ın Emevi Camii, yahut Kudüs’ün Mescid-i Aksası, Mısır’ın Ezher Camii, İstanbul’un Ayasofya’sıdır. Kiliseden çevirme olduğuna delalet eden nice bir alametler var. Çünkü minaresi dört köşedir ki, eski kilise iken çan yeri imiş. Mihrab ve minberi eski tarzdır. Caminin içi avize ve kandillerle süslüdür. Gece ve gündüz cemaati mevcut olup içi on bin adam alır. Bütün bina, baş aşağı kubbeleri baştanbaşa has kurşun ile örtülüdür. Cuma hutbesinde hatibi, şehri fetheden Sultan Selim Hanı da anar.”

DEMİRE DÖNÜŞEN YILAN
“Bir zamanlar Ulu Camii avlusunda Allah’ın bir kulu seccadesini yere sermiş namaz kılarken ‘İblis’ yılan kılığında gelip veli kulun boynuna dolanmış ve namaz kılmasını engellemek istemiş. Tam o esnada yılan bir demir parçasına dönüşmüş ve Ulu Camii’nin taşlarının arasına ibret olsun diye yerleştirilmiş. Bugün bile Ulu Camii’nin kütüphane olarak kullanılan kısmın iç avlu tarafından bakıldığı zaman yılan şeklindeki o
demir hala orada asılıdır”

Yazı: Burçak Öksüz Doğan / Kapak Fotoğrafı: Ayhan Ayhan

*Bu yazı Marmara Life dergisinin 102′inci sayısında yayınlanmıştır.
(2017, Mart/Nisan)

 

Bir Cevap Yazın