Acelemiz mi var?

Çalar saat görevini yapıp uykunun en güzel yerinden çekip çıkardığında insanı, hayata dair o garip telaş yine çoktan başlamıştır. Sabahın ilk ışıkları ile erkenden uyanmış olan kentin sokakları insanla çoktan buluşmuştur.

Sesi sokağın içinde yankılanan simitçi, durakta otobüs bekleyen insanlar, elini bastığı kornadan kaldırmak istemez taksi şoförü, köşe başında bekleyen çiçekçi, kentin bütün sakinleri tek tek ayrı ayrı hayat telaşındadır artık. Günler haftalar aylar geçip giderken ömürlerimizden, bir kelebeğin kanat çırpışı uzunluğundaki hayatlarımız aslında sonbahar yaprakları gibi hızla dökülür takvimden…

Hep bir telaşı vardır kentte yaşayan insanın. Bitmek bilmez koşuşturmaca. Güneşle uyanıp günü yaşamak güzeldir de ah şu çalar saatin sesi ile başlayan o telaş olmasa… İşe gitme telaşı, otobüsü yakalama telaşı, trafiğe takılıp geç kalmaktan korkma telaşı, bir şeyleri yetiştirme telaşı, hep bir koşuşturmaca, hep bir hızlı olma hali, hep bir telaş… Kentte başkadır telaş. Zaman kavramının önemini yitirdiği doğada batmak bilmese de güneş, kentlerde gün hızla ve telaşla akıp geçer. Kim bilir, gün içinde belki yemek yemeyi bile unutturmuştur o rutin meşgale. Oysa tadına doyarak huzurla yemek yemek değilse hayat, ne içindir ki bunca telaş? Acelemiz var… Hızla tüketip bitirmek zorunda olduğumuz görece “uzuuuun” bir hayat var. Büyük kentlerde şehrin kalbinde kalp atışından daha hızlı bitmek tükenmek bilmez koşuşturmacalar var.

Yetiştirememeler, hayatı yakalayamama hep bir şeylere geç kalma sorunumuz var. Zamanın doğal akışı içinde hızla yaşadığımız büyük kentlerimizde, her bir insanın birbirine çarpan telaşlarının karmaşası, belki de farkında olmadan hep aynı telaşla hızla tükettiğimiz bir hayat var. Kalbin ritmini kentin ritmine uydurmakta güçlük çektiğimiz hummalı bir yarış, ve büyük, hızlı, telaşlı kentlerimiz var.

YAVAŞ HAREKETİ MANİFESTOSU
“Bizi hızlanmaya zorlayanlar var. Direniyoruz! Ne bayrak kaldıracak ne de tükeneceğiz. Ofiste ve yollarda yavaşlayacağız. Çevremizdeki tüm insanlar hiçbir şey ifade etmeyen hiperaktivitenin sinir bozucu durumundayken biz, kendimize duyduğumuz güvenle yavaşlayacağız. Kendi huzurumuzu her ne pahasına olursa olsun koruyacağız. Alanlarda ve caddelerde yavaşlayacağız, tepelerde yavaşlayacağız, asla teslim olmayacağız! Çevrenizdekiler hızlanırken siz yavaşlarsanız bizden birisiniz demektir. Diğerlerinden biri değil bizden biri olduğunuz için gurur duyun. Çünkü diğerleri hızlı biz ise yavaşız. Yapmaya değer bir şey varsa onu yavaşça yapmaya da değer. Unutmayın “Bir fincan sabah çayıyla yatakta uzanmanın insanoğlunun en iyi hali olduğunu bilen birileri hala var.” (Christopher Richards)

SAKİN KENTLERİMİZ DE VAR …
Anlamsız ve tanımlanamayan kent trafiği bir yana, elbette bu boğucu kent koşuşturmacası halini reddeden minik kentlerimiz de var. Sosyal yapı sakin olsun ve doya doya yaşayayım diyebileceğimiz kentlerimiz yavaş yavaş oluşmakta. Nasıl mı? Hadi yavaş yavaş anlatalım…

Aslında her şey 1986 yılında “Yavaş Yemek” ile İtalya’da başlar. Fast food’a karşı bir tepkidir önce. Hızlı yemeğe karşı yavaş yemeğin savunuculuğudur Roma’da yaşanan protesto. McDonalds’ın kentte hem sosyal yapıyı, hem kültürü hem de insan doğasını bozduğunu söyleyen bir grup eylemcinin fast food zincirini kırma çabasıdır önce. Açılmak istenen fast food dükkanına karşı tepkinin bu kadar büyüyeceği ve bir yaşam şekli olarak dalga dalga dünyaya yayılacağını kim akla getirir? Eylemcilerin lideri İtalyan yazar Carlo Petrini’dir. “Hızla yemek ye ve hemen git, yeni müşterilere hızla yer aç” anlayışının ve fast food kültürünün baş düşmanıdır Petrini. Eylemin başlangıç noktası Roma olmuştur ancak çıkış noktası fast food çılgınlığının tüm dünyada bu kadar yayılmış olmasının rahatsızlığıdır. Küreselleşmenin ve tüketim kültürünün insan doğasını ele geçirip, bireyi her an bir tüketici olarak gördüğü sosyal yapı içerisinde edilgenlikten kurtarmak isteğidir yavaş yemek. İnsan neden hayatta kalmak için ihtiyacı olan fizyolojik yemek durumunu bir kaosa çevirsin ki? Roma’da, Petrini’nin fast food devine karşı yaptığı minik eylem, belki ilk de değildir. Bu minik eylem, suya atılan bir taşın suda çıkardığı halkalar gibi yavaş yavaş yayılmaya başladığında “Yavaş Yemek” “Yavaş Kentler”e ve kentler ağlara dönüşmeye başlamıştır.

NEDEN YAVAŞ KENTLER
Bilim insanlarının yaptığı araştırmalara göre, insanlık bu denli tüketim kültürü ile yaşamaya devam eder, doğal yaşamını ve sosyal çevresini hızlı yiyerek bu süratle bozmayı ve tüketmeyi sürdürürse, yeryüzünde yaşamayı başarabilen türlerin yüzde 40’ını önümüzdeki 50 yıl içerisinde kaybedeceğimiz öngörüsü tüyler ürperticidir. “Yavaş Yemek ve Yavaş Kentler” bu hızlı tüketim çılgınlığına karşı bilinçli bir hareket ve eylem şekline dönüşür. Yemek için önce üretmek gerekmektedir.

İnsan tükettiğinden daha fazlasını üretmek zorundadır ki doğa ile olan uyumu dengede kalabilsin. Yavaş yemek, fast food kültürüne ve yiyecek alışkanlığına karşı bir tepki olarak doğup, uluslararası bir birliğe dönüşme sürecinde de aceleci davranmaz. Kentlerin birer tüketim fabrikaları haline gelip insanların bir arada güven içinde yaşadıkları yerler olmaktan çıkmaya başlaması, insanların daha hızlı hareket etmeleri ve daha hızlı çalışmaları için tasarlanan mekanlara dönüşmesi, farkındalığı yüksek bireyi içten içe rahatsız edici bir hal almaya başlamıştır. İnsanların birbirlerinin sıcaklığına sığındıkları, sosyalleştikleri, el emeklerini birbirlerine sundukları sosyal korunaklar olmaktan gittikçe uzaklaşan kentler, çoktan insanın tüketim için yaşadığı ve yarıştığı tiyatro sahneleri haline gelmiştir. Yaşamın hızlanması sonucu insanlar daha hızlı yemek yemek, daha hızlı alışveriş yapmak, gidecekleri yere daha hızlı varmak için belli bir tempo içinde koşturup durmaktalar. Bu yaşam tarzı, bakkal manav küçük esnaf yerine AVM’leri, çocuklarımızın oyun oynayacağı alanlar yerine yapay çimleri plastik oyun alanlarını ve otoparkları, daha çok park ve yeşil alan yerine geniş otoyolları, fast food mağazalarını hayatımıza ürkütücü bir şekilde sokmuştur. İnsanın en önemli değeri olan nefes alıp verme ve huzurla yaşama hakkını, sağlıksız yiyecekler, hava kirliliği, trafik, yalnızlık ve  tatminsizlik olarak bir kadere dönüştürmüştür. İnsanın hayatını tüketimle harcaması modern yaşamın vazgeçilmezi olarak sunulmuş ve her şekilde tüketim alışkanlıkları yaratılıp, insana potansiyel bir tüketici gözüyle rol biçilmiş olması artık tedavi edilmesi gereken bir hastalığa dönüşmüştür.

Popüler kültürün de desteklediği hayatı yaşamak için zamanı olmayan, işine arabasıyla hızla giden, oturup kahve içecek bir yarım saati bile olmadığı için yürürken kahvesini içen, yetişmesi gereken bir yerler olduğu için yemekten zevk almak yerine ayakta hızlı bir şekilde beslenen, komşularını veya yerel esnafı tanımayan modern insan modelinin sürdürülebilir olmadığı ortadadır. Bu yaşam şekli kentli modern insanda depresyon, kalp hastalıkları ve kanser gibi birçok hastalığa sebep olurken, kentleri de yaşamsal anlamda sürdürülemez hale getirmiştir. Hızlı yaşam tarzının oluşturduğu kentler artık kendi kendine yetememektedir. Bu kendi kendine yetmeyen kentler de, sadece yakın çevresindeki değil, dünyanın birçok köşesindeki kaynakları, hızla kurutup yok ederken, aynı zamanda hem doğayı hem insanı hem de sosyal dengeyi tüketmektedir. İnsanların daha çok tüketmesi, bir yerden bir yere daha hızlı gitmesi için tasarlanan kentler insanları doğadan ve birbirlerinden kopartmış ve “Yavaş Yemek ve Yavaş Kentler” (CittaSlow) tek alternatif haline dönüşmüştür.

“YAVAŞ YEMEK VE YAVAŞ KENTLER”
1999 yılında İtalya’da Greve in Chianti şehrinde kurulan uluslararası belediyeler birliği, şehirlerin hangi alanlarda önemli ve özel olduklarını düşünmeleri ve bu özelliklerini korumak için strateji geliştirmeleri anlayışı ile YavaşKent kavramını şekillendirir.

Tüketim odaklı hayatın insanlara mutluluk ve huzur getirmediği, insanların farklı bir yaşam biçimi aramaları kentsel boyutta Cittaslow hareketini ortaya çıkarır. Cittaslow felsefesi yaşamın, yaşamaktan zevk alınacak bir hızda yaşanmasını savunur. İnsanlar birbirleri ile iletişim kurup sosyalleşmeli, el becerilerini geliştirip kültürlerini sürdürmeli, yerel yemeklerini ve damak tatlarını unutmayıp geliştirmeli, tüm bunları yapabilmek için oluşturacağı kentleri de aynı düşünce ve bakış açısı ile oluşturmak için çaba sarfetmelidir. Alt yapı sorunları olmayan, yenilenebilir enerji kaynakları kullanan, teknolojinin kolaylıklarından yararlanan kentlerin gerçekçi bir alternatif olacağı hedefiyle yola çıkan Yavaş Kentler algısı bu gün 30 ülkede 208 üye kente ulaşmıştır. Amaç YavaşKentler’de YavaşYemek’i kentsel boyuta taşımak ve insanın yaşadığı sosyal çevrenin ve hayatın daha sürdürülebilir olmasını sağlamaktır.

Türkiye’de 14 kent, bu gün için 70 tane olan YavaşKent kriterini sağlayarak bu ünvana sahip olmanın huzurunu yaşamaktadır. İzmir’in Seferihisar ilçesi ilk YavaşKent örneğidir. Her ne kadar YavaşŞehir olmanın kriterleri belli olsa da; CittaSlow hareketinin 70 kriterini bir araya getiren dünyanın diğer yavaş kentleri, kendi özellikleri ve kültürel dokuları ile farklı YavaşKent olma özellikleri taşırlar. Farklı ülkelerde farklı kültürler ve ihtiyaçlar farklı YavaşKentler’i inşa eder. Bazı yavaş kentler kentin ihtiyaçları ve şartları ile üretimi destekler, kimisi turizm ile kalkınmayı seçmiştir. Muğla Akyaka’da yavaşkent turizm ile şekillenirken Seferihisar’da üretici birliklerin kurulması üretim tesisi yapılması gibi üretime dönük bir kent inşası devam etmektedir. Dünyanın diğer yavaş kentleri de yavaş yavaş, aynı kriterde ancak farklı şartlarla dönüşmektedir.

ACELEMİZ YOK
Hayatı hızlı yaşamak istemiyoruz. Daha sakin yaşayıp, daha doğal ve güzel beslenip, nefes alıp verdiğimiz hayatı daha az tüketerek, daha çok üreterek yaşamak istiyoruz diyorsanız, SakinKentler tam size göre. Kendinize sabah uyandığınızda çalar saatle uyanmak zorunda kalmayacağınız bir kent seçiyorsanız şayet yaşamak için, orası da YavaşKent olmaya adaydır. Bulun kendi YavaşKentinizi… Dünyanın dört bir yanında oluşmaya başlayan yavaş kent algısını siz de hemen şimdi yavaşlayarak yaşayabilirsiniz…

NOTLAR

Muğla / Akyaka
Gökova Körfezin’in cennet köşesi Akyaka. Sak ar geçidinden aşağıya indiğinizde Azmak’ın serin suyu karşılar sakin kentin ziyaretçisini. Turizmin en büyük gelir kaynağı olduğu, su sporlarının ve adrenalin sporlarının yapılabildiği cennet köşesidir Akyaka. Birbirinden güzel evleri, mimarisi ve eşsiz denizi ile doğanın içerisinde şirin güzel bir
kenttir.

NOT:
Kentsel SİT alanı ilan edilmiş bulunan Göynük , eski Türk evleri bakımından zengindir. Burada bulunan evler 20. yüzyıl başlarına aittir. Evlerin çatıları genellikle kırma çatı türünde olup, üzerleri yerli k iremitlerle örtülüdür. Bazı evlerin oturma odalarında çeşitli motiflerle süslenmiş tavanlar bulunmaktadır.

Türkiye’nin Sakin Şehirleri

1. İzmir – Seferihisar / Izmir – Seferihisar
2. Muğla – Akyaka / Mugla – Akyaka
3. Isparta – Eğirdir / Isparta – Eğirdir
4. Sinop – Gerze / Sinop – Gerze
5. Çanakkale – Gökçeada / Canakkale – Gokceada
6. Bolu – Göynük / Bolu – Goynuk
7. Şanlıurfa – Halfeti / Sanliurfa – Halfeti
8. Ordu – Perşembe / Ordu – Persembe
9. Artvin – Şavşat / Artvin – Savsat
10. Sakarya – Taraklı / Sakarya – Tarakli
11. Kırklareli – Vize / Kirklareli – Vize
12. Isparta – Yalvaç / Isparta – Yalvac
13. Aydın – Yenipazar / Aydin – Yenipazar
14. Erzurum – Uzundere / Erzurum – Uzundere

Şanlıurfa/ Halfeti
Halfeti, eşsiz mutfağı ve tadına doyum olmaz yöresel yemekleri ile yavaş yemeyi bilen minik bir yavaş kenttir. Yöreye özgü yemekler saymakla bitmez. Şabut balığı kebabı, patlıcan kebabı, domatesli kebap, haşhaş, urfa kebabı, soğanlı kebap, çağırtlak kebabı, dolma eziği, adana, erik tavası, incir kebabı, mukaşşerli pilav, tarhana çorbası, sargı burma tatlısı, sütlaç, peynir helvası, semsek ve çeşit çeşit meze ilk akla gelenlerdir.

Sinop/ Gerze
2017 yılında YavaşKent ünvanını alan dantel denizi ve koyları ile yeşiller içinde güzel ve mutlu kent Gerze. Sosyal ve kültürel gelişmişliği ile insanı mutlu eden, hızlı kentlerden uzaklaşıp, insanların yerleşip yaşamak isteyebileceği, sakin, dinginliğin merkezidir.

Çanakkale/ Gökçeada
2011 yılında YavaşKent ünvanı alan Gökçeada, bakir doğası, denizi ve tarım turizmi uygulamaları ile oldukça şirin bir yavaş kent örneğidir. Türkiye’nin en batı noktasında yer alan ve en büyük adası olan Gök çeada, nostaljik evleri, doğal yaşamı, organik ürünleri ve alternatif spor olanakları ile son yıllarda önemli bir turizm merkezi haline gelmiştir.

 

Yazı: Özgür Çiftçi

*Bu yazı Marmara Life sayı 104’te yayımlanmıştır.

Acelemiz mi var?” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın