DÜĞÜMLENMİŞ HiKAYELER

İlk utançtan bu yana insan giyinme ihtiyacı duymakta ve farklı yapılarda da olsa bu bağlamda terzilik, insanlıkla aynı yaşta. Fakat yaklaşık yirmi yıldır bu mesleği icra eden Ekrem Abi’ye göre terziliğin bugünkü anlamında ömrü dolmak üzere. Her şeyde olduğu gibi o da değişime tâbi…

Ekrem Abi 1999’da Sivas’a geldiğinden beri terzilik yapıyor. İnsanların söküklerini dikiyor, tadilatlarıyla uğraşıyor. Liseyi bitirdikten sonra üniversiteye gitmeye karar vermiş fakat maddi durumu olmadığı için kısmet olmamış. O zamanlarda meslek sahibi olmak için teyze oğlunun İstanbul’daki dükkânında çalışmaya gelmiş. Yaklaşık 7 sene çıraklık yaptıktan sonra Örs Turistik İş Merkezi’ndeki dükkânını açmış. “Bizim Terzi” de on beş yıldır kapısını; düğmesi kopan memurdan, pantolonu sökülen manava varana
kadar herkese açmış durumda…

Ekrem Abi’ye hangi işleri yaptığını soruyorum, tadilat üzerine yetiştiğini söylüyor. Yani insanların yeni aldığı ürünlerde çıkan hataları ya da eksikleri tamamlıyor. Yırtıkları dikiyor, geniş paçaları daraltıyor. Yama kültürünün geçmişin nostaljisine karıştığını düşünmeme rağmen, hala yama yaptıklarını söylüyor. Elbise dikip dikmediğini merak ediyorum. Dikebildiğini ama dikmediğini söylüyor. İnsanların yirmi liraya pantolon alabildiği bir dönemde, varlıklıların dışında kimsenin kıyafet diktirmeye ihtiyaç duymadığını söylüyor. Yani modernliğin getirdiği pek çok şey, her alanda olduğu gibi geleneksel olanla bir çatışma içerisinde.

Emeğin Değeri Düşük
“Mesleğini seviyor musun Ekrem Abi?” sorusuna verdiği cevap, içten bir “evet”. Keyif aldığı her halinden belli. Sohbetimiz esnasında dükkâna gelen müşterilerin kıyafetleri üzerinde çalışırken de bu açık seçik görülebiliyor. Bu yüzden alacağım cevaptan emin bir şekilde, “O halde bu dünyaya tekrar gelseydin yine terzilik yapmak ister misin?” diyorum. “Hayır” diyor, “istemem”. “Hem seviyorsun, hem de bir daha dünyaya gelsem terzilik yapmam diyorsun. Bu bir çelişki değil mi?” diyorum. Aldığım cevap ise etkileyici… Ekrem Abi’ye göre terzilik yaratıcılık gerektiren bir meslek. Başında müşteri beklerken pratik kararlar vermek ve işe koyulmadan evvel işlem sırasını tahayyül etmek… Bunların hepsi keyifli fakat emeğinin karşılığını alamamak tekrar yapmak istememesine sebep oluyormuş. “Mesela bir sürü müşterim gelip bana diyor ki, Amerika’da bu işi yapmış olsan iki senede ihya olursun. Orada bir pantolon paçasını 60-70 dolara yapıyorlar. Sen burada 5 lira diyorsun, müşteri şikayetçi oluyor.”

Platon’dan Terziliğin Geleceğine Selam
Emeği hissetmek için makine başına geçiyorum ki; çantasının sürekli sökülen fermuarını amatörce dikmekten başka hayatında hiçbir işlem yapmamış benim için bu oldukça zor. Ayağımla aşağıdaki tetikleyiciye basmadan evvel parmağımı iğneye kaptırma korkusu, işin en basit görünen yanının bile meziyet gerektirdiğini anlatıyor bana. Yapmam gereken tek şey bir kumaş parçasına iple düz bir hat çizebilmek. Fakat işleme başladığım anda masa, dışarıdan görünenin aksine hiç de sabit değildi; çok kolay bir şekilde büyük hatalar yaptırabilecek şekilde sarsılıyordu. Biraz devam ettikten sonra bıraktım.

Anladığım şey, neyi hangi tahayyülle dikeceğini planlamaya ulaşana kadar, makineyi kullanmak bile büyük bir meziyet istiyordu. Ekrem Abi’ye terziliğin geleceği hakkında ne düşündüğünü soruyorum. “On yıla terzilik falan kalmaz” diyor. “Emin misin”, diye soruyorum. “Belki evrilir bir şekilde…” Evrilebilir diye katılıyor bir süre düşündükten sonra. “Ama nasıl evrilir? Dört beş terzi kalır çoğu yerde. Nasıl bir cerrah, mesleğinde tek ve aranan oluyorsa, terziler de o hale gelir. Geriye kalanların  çoğu elenir.” Bu cümleler doğal seleksiyonu çağrıştırıyor nedense…

Peki, neden böyle olduğunu soruyorum. “Gençler okuyor, haklılar belki ama kimse bir zanaat, meslek sahibi olmak istemiyor. Ayrıca okuyorlar da ne oluyor? Diplomalı bir sürü işsiz var. Bu ülkenin çöpçüye de, simitçiye de, terziye de ihtiyacı var. Tüm mesleklerde bu sıkıntı var artık. Çoğu zanaat, yetiştirecek eleman bulamıyor. Hayır, herkes aynı işi yaparsa, bunları kim yapacak?” Ekrem Abi’nin bu sözleri Platon’un fikirlerini anımsatıyor. Çünkü Platon, Devlet’te bir sitenin ortaya çıkışını, neden insanların site kurduğunu anlatırken de herkesin aynı işi yapamayacağını söylüyor. Platon’a göre bir çiftçi aynı zamanda dericilik, seyislik ve terzilik yapamaz. Onun
yerine buğday yetiştirir ve terzilerin, dericilerin ürünleriyle, hizmetleriyle kendi elindekileri takas eder. Ekrem Abi’nin anlattıkları, Platon’un ilkelerinin çiğnendiğini gösteriyor. Herkesin okuması, herkesin aynı işlerin peşinde koşması da pek çok işin aksamasına sebebiyet veriyor. Akıllarda tek bir soru kalıyor, kendi söküğümüzü dikebilecek miyiz?

NOTLAR

BİR ZAMANLAR TERZİLİK…
Terziliğin tarihi çok eskilere dayanıyor. İlk çağlardan beri insanların giyinme ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla başlayan terziliğin hikâyesi, avlanmayı öğrenen insanoğlunun hayvan derilerinden kendisine giysi yaparak soğuktan korunması ile başlıyor. Önceleri kemik parçalarını iğne olarak kullanan insanlar, deri parçalarını birbirine ekleyerek giysiler yapmaya başladılar. Sonraları gelişen kumaş dokuma sanatı, kumaşların kesilip biçilmesi, dik ilip süslenmesi ve insan vücudu formuna uygun hale getirilmesi ile terzilik gelişmiş.

*Üniversitelerin ve yüksekokulların moda tasarım veya tekstil bölümleri bu sektörün ilk iki koluna eleman yetiştirirken, giyim sektörünün temel taşı olan üçüncü kol, yani terzilik, usta çırak ilişkisi ile meslek ediniliyor.

Yazı: Faruk Kanber / Fotoğraf: Yağız Karahan

*Bu yazı Marmara Life Ocak- Şubat 2018 sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın