“İnsan Eksen İskân Olur”

“İnsan toprağın sahibiyse, toprak da o insanın sahibidir. Ben bu toprağın insanıyım ama sahibi değilim. Bu toprağın evladı olarak sadece ona sahip çıkmakla mükellefim, çünkü toprağa merhamet hayır demektir, lütfetsen gül verir, zulmetsen diken…”

Hasat zamanı ziyaret ettiğimiz, toprağa zulmetmeyip, lütfederek sahip çıkan Meriç Belediye Başkanı Nihat Yörük’ün ağzından dökülüyor bu sözler. Pirincin ve çeltiğin diyarı Meriç’i Marmara Life okuyucularına anlatmak için sıvıyor kolları…

Organik bağınız nereye ait?

1954 yılında Meriç’te doğdum ama atalarım Edeköy’den geliyor. Edeköy, bir zamanlar Ergene Nehri’nin Meriç nehrine karıştığı bölgede, Meriç nehrinin tam kıyısında, Doğu Trakya tarafında yer alan bir köydü. Tahminen Ede- köy’ün nüfusu 1800 kişiydi, askerde olan 100 kadar genç erkek ve kurtulmayı başaran bir kaç kişi dışında köydeki herkes öldürülmüş ancak kayda geçmeyen başka kurbanların da olduğu düşünülüyor. 1. Dünya savaşından sonra köyü Yunanlı komitecilerle, Bulgar komiteciler katledince kurtulanlar çevre civarlara yerleşiyor, dedem de katliam sırasında nehre düşerek kurtuluyor ve kaçarak buraya geliyor. Kaçanların kimisi Umurca’ya, Nasuhbey’e kimisi Küçükaltıağaç, Büyükaltıağaç ya da Adasarhanlı’ya kaçıyor. Köy dağılınca Edeköy halkı, 2 kilometre doğudaki Kadıköy’e taşınıyor. Dedem o zamanlar 16 yaşındaymış, buraya geldikten sonra Balkan Savaşı, Kurtuluş Savaşı, Çanakkale Savaşı ve Sakarya Savaşı’na katılmış. Daha sonra buraya yerleşiptarım ve hayvancılıkla uğraşmış. Hiç unutmuyorum, dedemi bir gün leğende yıkanırken gördüm. Sırtında kurşun, şarapnel izi olmayan yer yoktu. Vücudu harita gibiydi. Biz böyle bir dedenin torunuyuz. Ben de tüm bu yaşananların unutulmaması adına bugünlerde bu olayları hem sözlü tarih, hem de yazılı kaynaklarla destekleyerek tarihe not etmek için elimden geleni yapmayı planlıyorum.

Peki, çocukluğunuzun Meriç’i nasıldı?

Ben 1963 yılında köyden Meriç’e geldim. İlkokul 3. sınıfa başladım, ortaokulu burada okudum. Eskiden 6-7 bin nüfusu vardı Meriç’in, sokakları, binaları alt yapısı birçok şeyi değişti zaman içerisinde. Eski yapılara sahipti, ana caddesi yoktu, içme suyu yoktu, elektrik santralini belediye çalıştırırdı, bir tane okul vardı. Bizim okul yıllarındaki Meriç’le şimdiki arasında dağlar kadar fark var. O zaman öküz arabaları gezerdi, şimdi tırlar geziyor. Yağ fabrikasının yanında bir saha vardı orada top koşturur, çelik çomak oynardık. Eskiden bisiklet çok yoktu tabi. Bir tane bisiklet vardı, o da bizde. Bütün köyün gençleri bekler sırayla binerdi. Babam ağabeyime almıştı, köyde oturuyorduk o zaman. Sonrasında zaten liseyi okumak için İstanbul’a gittim.

Lise yıllarınız nasıl geçti?

Kabataş Erkek Lisesi 6 Edebiyat mezunlarındanım ben, yatılı okudum. Cana yakın ve hatırlanası dostlar edindim. Hala da arayıp, hal hatır sorarız. Liseden sonra ise Edirne Eğitim Enstitüsü’nü bitirdim. Aslında liseden sonra idealim ziraat fakültesini bitirip ziraatçı olmaktı babam çok istemişti ama nasipte öğretmenlik varmış. Tam 32 yıl matematik öğretmenliği yaptım. Bir dönem de Bulgaristan’da esnaflık ile uğraştım. Öğretmenlik; “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller” yetiştirmenize vesile olmuştur… Evet, bizler öğreterek üzerimize düşen görevi yaptık. Öğretmen dediğiniz halka koşan, halk ile beraber olan ve öğretmenin çocuğa yalnız alfabe okutur bir varlıktan ibaret olmayacağını bilendir. Ve ben şimdilerde o yetiştirdiğim çocukların elimi öpmeye gelip, “Ben avukat oldum, doktor oldum” dediklerini duyduğumda, ne kadar doğru bir iş yaptığımı bir kez daha anlıyorum.

Siyaset hayatınız nasıl başladı?

Siyasi hayatıma 1979 yılında SODEP ile başladım. 1980, 1983 ve 1987 yıllarında belediye başkan adayı oldum. 1990- 1994 yılları arasında Belediye Başkanlığı yaptım. Yeniden başladığım bu görevi hakkaniyetle yapmaya çalışıyorum.

İnsana atadan sadece mal mülk miras kalmaz derler. Atalarınız size neleri miras bıraktı?

Paylaşmayı ve Edeköy’ün hatıralarını… Dedemin en büyük lafı; “hırsız olmayacaksın, doğru, dürüst olacaksın, kimsenin hakkına tecavüz etmeyeceksin” di. Babam da öyle yetiştirdi bizi. “Paylaşmayı seveceksiniz, paylaşımcı olacaksınız eğer öyle olmazsanız bu hayat zehir olur size” derdi. Türk milletinin geçmişte yaşadığı katliamlar kimsenin hatırında değil. Ben bana miras kalan bu acı ama bilinmesi gereken Edeköy katliamını paylaşmak ve hatırlatmakta kararlıyım. O nedenle bir anıt yaptırmayı düşünüyorum ve tarihçilerimizin de desteğini alarak bu olayı kayıtlara geçirmeye çalışacağım.

Anlattıklarınıza bakılırsa Meriç’in bilmediğimiz çok hikâyesi ve güzelliği var. Peki, biz Meriç’i ne kadar tanıyoruz?

Evet, bu topraklar çok bereketli. Taşı, toprağı ve insanı ile değerine değer katıyor. Geçmişte yaşadıkları acılara göğüs gerip, yokluktan varlığı doğurmuşlar ve yeniden ayağa kalkmayı başarmışlar. Yağmurda çamurda hasadını yapıp, hayvanını güderek yaşamlarını sürdürmüşler. Çoluk çocuklarını okutup adam etmek için, vatana millete kazandırabilmek için emek sarf etmişler. O çocuklar okudu, adam oldu ama maalesef Meriç bu yüzden göç vermeye başladı. Pirinci ile çeltiği ile nam salan bu güzel toprakları işleyecek, ülke ekonomisine ve tarımına katkı sağlayacak birilerine ihtiyaç var. Şu an pirinç, çeltik, yer fıstığı gibi ürünleri eken son üç beş kişi kaldı. Çocuklarımızı okuttuk, anne babalarının hal hatırlarını soruyorlar ama doğup büyüdükleri bu toprakların da hatırı var. Sormalı ve sorunları ile ilgilenmeleri lazım. Bizden sonra burası onlara emanet; umarım bu verimli toprakları işler ve Meriç’in değerlerini yaşatmaya devam ederler.

Gençler şehre göç ediyor, toprak sahipsiz kalıyor dediniz. Göçün sebepleri neler?

Eğitim, sağlık, güvenlik, daha konforlu bir hayat insanları şehir hayatına sürüklüyor. Okumak istiyorlar, haklılar ama sonrasında şehir yaşantısı cazip geliyor sanırım. Çünkü evlenmek istediklerinde, çocuklarını okula göndermek istediklerinde daha kolay bir yaşam tercih ediyorlar. Ben göreve geldiğim yıl buranın nüfusu 4.900’dü şimdi 2.900, bu azalma 3 yılda oldu. Eskiden bu bölgede kuru fasulye üretilirdi şimdi hiç ekilmiyor. Nedeni de şu; çalışacak insan yok. Fasulyenin elle toplanması lazım ama insanlar makineleşmeye alıştığı için kalpazanlaşmaya başladı, bu da işi yapan kişinin azalması ve o işin artık yapılmaması demek. Bu topraklarda pirincin yanı sıra kavun, karpuz, arpa, yulaf yetişiyor; bunun dışında hayvancılık yapılıyor. Ama bizden sonra bunları kim devir alacak ve devam ettirecek orası meçhul.

Göçün azami sınıra indirgenmesi ya da nüfusun artması için neler yapılabilir?

Göç veren alanlara; eğitim, kültür ve sağlık alanında yatırımlara devam edilmeli ve bir yandan köy tipi sanayi geliştirilmeli. El emeğinin değerlendirilmesi yoluna gidilmeli. Bunun için tüm fırsatlar değerlendirilmeli. Mesela Meriç’in sınırında olmak bizim için bir avantaj. Bölgemiz sulak bir alan ve biz de tarım yaptığımız için bu çok önemli. Bu bölgede bir laf vardır. İnsan eksen iskân olur diye. Hakikaten topraklarımız çok verimli ama bu toprakların tarımsal girdilerin artması, makineleşmenin az olması burada maliyetleri artırıyor. Ayrıca ilçenin kalkınması için sadece Yunanistan’a bir kapı olması gerekiyor. Sosyal alanların çoğalması da modern hayatın gerekliliklerinden. Bana kalırsa, bu da önemli ihtiyaçlar listesine adını yazdırdı…

Sosyal faaliyetler ihtiyaç dedik, sizin spor, sinema vb. aktiviteler ile aranız nasıl?

Eskiden bizim burada bir yağ fabrikası vardı, hemen yanındaki sahada top oynardık. 24-25 yaşına kadar futbol oynadım ama o kadar meraklı değildim. Kardeşlerim bu konuda benden daha iyiydi. Ben okul yıllarımda daha çok güreş yaptım.

EMEKLERİMİZ ERİMESİN!
Meriç Belediye Başkanı Nihat Yörük: “Trakya Kalkınma Ajansı’na sunduğumuz yıllardır atıl vaziyette duran soğuk hava deposu tanzimi ve işletmeye açılması “Emeklerimiz Erimesin” projemiz kapsamında desteklendi ve açılıyor. Meriç için aklımda olan birçok projeyi yavaş yavaş hayata geçirmeye başladık. Bunlardan biri de AB’nin, aday veya potansiyel aday ülkelere verimli kaynak aktarımını sağlamak üzere 2007 yılında yeni bir mali yardım sistemi oluşturduğu İPA (Instrument for Preaccession Assistance/Katılım Öncesi Yardım Aracı).”

KUYUNUN HAFIZASI
Sofulu Müfrezesi Kumandanı Binbaşı Mehmet Rüştü hazırladığı raporda, çetecilerin öldürüleceklerini, tecavüz edecekleri kişileri, katliamdan kurtulmayı başaran halkın tabiri ile ağıldan koyun seçer gibi seçtiğini yazmıştır. Köydeki 143 kuyunun ceset kalıntıları ile dolu olduğunu ifade eder.

YIKIK MİNARE
Edeköy katliamı sırasında olaylara tanık olan cami, sel suları ve zamanın getirdiği tahribata dayanamayarak yıkılır. Geriye sadece yıkık bir minare kalır. İlerleyen zamanlarda nehrin yatak değiştirmesi ve suların gazabına uğrayan minare de unutulmuşluktan nasibini alır. Köy kahvesine oturup soluklanmak istediğimizde ise köyün yaşlıları, minarenin sel sularına kurban gitmeden önce taşınması gerektiğini dile getiriyor.

NOTLAR 

*1912 Edeköy Katliamı, Birinci Balkan Savaşı’nda yaşanan en büyük katliamlardan biridir. Katliam, savaşın ilk günlerinde, 13-20 Kasım tarihleri arasında yaşanmıştır. Bir hafta süren olaylar sırasında binlerce kişi öldürülmüştür. Katliamı yapanlar, Edeköy yakınlarındaki Sofulu kasabası ve çevresindeki köylerin Rum çeteleridir. Katliamın sorumlusu Rumların bir çoğu, işkencelerle öldürdükleri Edeköylüleri yakından tanıyan, yıllarca Edeköy Müslümanları ile birlikte yaşamış, çalışmış kişilerdir.  Katliam sırasında bölgede hakim olan Bulgar askerinin de olaylarda sorumluluğu bulunmaktadır.

*Marmara Life ekibi olarak Başkan Nihat Yörük ile Meriç’i karış karış gezip, hasat yaptıktan sonra bir köy kahvesinde soluklanıyoruz. Köy halkının gösterdiği misafirperverlik bir yana anlattıkları da bir o kadar can alıcı. Edeköy katliamını atalarından dinleyerek hafızalarında tutan köy halkı, o döneme ait bütün acıları tüm dünyaya duyurmak konusunda ısrarcı. Köy meydanında abide yapılması konusunda hem fikirler ve tarihçilerin bu olayı daha detaylı bir şekilde araştırıp duyurmasını temenni ediyorlar.

*Birinci Balkan Savaşı başladığında Edeköy, Meriç Nehri’nin hemen doğu yakasında kurulu bir nahiyeydi. 200’den fazla haneye, verimli topraklara sahip bu yerleşimin nüfusu tamamen Türk’tü. Edeköy’ün eski yerleşimi 1940 yılında Meriç Nehri’nin taşması ile tamamen yok oldu. Edeköy halkı, 2 kilometre doğudaki Kadıköy’e taşındı. Bugün bu köyün adı Kadıdondurma’dır.

*Bu yazı Marmara Life 2017/Kasım-Aralık sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın