KARAKOLDA AYNA VAR SUAT!

Nazım Hikmet’in, “Başını eğemedim, gölgesini çiğnedim” dediği Türk Edebiyatının güçlü kalemlerinden Suat Derviş; ağzında altın kaşıkla dünyaya gözlerini açtığında, son nefesini yoksulluk içinde vereceğini nereden bilebilirdi?

Hafızalarımızın karanlık bir köşesinde unutulmuş isimlerden sadece bir tanesidir Suat Derviş. 1901 yılında İstanbul’da dünyaya gelen yazar ve gazeteci, 69 senelik yaşamında birçok eser yazar ve birçok ilke imza atar. Hatırlanmaz zira Derviş, kadındır hem de birçokları ağzını açmaktan, kalemini oynatmaktan korkarken ömrünün sonuna kadar haksızlıkların karşısında durmuş, Nâzım Hikmet’e “Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını; / Bir kere eğemedim bu kadının başını” mısralarını yazdıracak kadar güçlü bir kadın…

“ANADOLU KADINLARIMIZ”
Derviş, İstanbul Moda’da gözlerini açar, dünya dengelerinin değişmeye başladığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmaya yüz yuttuğu zamanlara, I. Meşrutiyet’in ilanına rastlar 69 yıllık yaşamının ilk günü. Osmanlı’nın ünlü ailelerinden olan, Darülfünun’un kurucularından kimyager Müşir Derviş Paşa’nın torunu ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi hocalarından Doktor İsmail Derviş’in kızıdır, anne tarafından kökleri saraya uzanmaktadır. Önceleri evde özel eğitim alır sonra da liseye devam eder. İlk şiiri “Hezeyan”, o henüz 15 yaşındayken yayımlanır. “Anadolu Kadınlarımız” başlıklı ilk yazısı Alemdar gazetesinde yayımlandığında ise 18 yaşındadır. İlk romanı olan Kara Kitap’ı 1920’de yazar. İlk telifini alarak emeğiyle geçinmeye başlar. Fransızca ve Almanca öğrenir. Romanlarında Osmanlı’nın çöküşünü, kadınların yaşamları üzerinden anlatır. Kitaplarında işlediği ilk konular, saray ve konaklarda yaşayan kadınların keder dolu hayatıyla ilgilidir. Burjuva bir Osmanlı çocuğu olarak başladığı hayatına toplumsal gerçekçi bir yazar, bir aydın olarak devam etmiş, bu çabasını da son nefesine kadar sürdürmeye çalışmıştır.

NÂZIM HİKMET VE GÖLGESİ

Ancak onu keşfeden ve yazın dünyasında adının duyulmasını sağlayan kişi, çocukluk arkadaşı Nâzım Hikmet olmuştur. Ünlü şair, Derviş’in henüz 14 yaşındayken yazdığı “Hezeyan” adlı mensur şiirini kendisinden habersiz Alemdar gazetesine yollamış ve Türk edebiyatının göklerine doğan yeni bir yıldız diye nitelendirdiği bu genç kalemin tanınmasını sağlamıştır. Yıllar sonra Suat Derviş bu olayı şöyle anlatır: “Ben yazılarımı kimseye göstermez, gizlerdim. Bir gün nasılsa masanın üstünde unutmuşum. Nâzım Hikmet, komşumuz ve arkadaşımdı. Babamla babası çok dost oldukları ve her gün ailece beraber bulunduğumuz için her zaman bizim eve gelirdi. Benim mektepte olduğum bir saatte bize gelmiş, masanın üstünde unuttuğum yazımı okumuş ve annemden izin alarak, onu benden gizli bastırmak için yanına almış. Nâzım, o zaman tanınmış ve sevilen bir şairdi, Hezeyan adlı bu şiirimi Yusuf Ziya Ortaç’a vermiş ve gazetenin edebiyat nüshasına koymuşlar.” Nâzım Hikmet ve Derviş birlikte okumalar yapar, ülke siyaseti hakkında tartışırlar. O dönemlerde Derviş’in edebiyata duyduğu ilgi azalmamış, yazmayı bırakmamış fakat siyasetle, ulus-devlet olma yolunda adımlar atarken Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumla daha bir ilgilenir olmuştur. Kısa zaman sonra Derviş, üniversite eğitimi için Almanya’ya gönderilmiş, Nâzım’a da yiten bu aşkın şiirini yazmak kalmıştır: Gölgesi.

“Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını / Bir kere eğemediğim bu kadının başını / Kaç kere sürükledi gururumu ölüme / Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme…”

Suat Derviş bu aşka karşılık vermese de, hayatının bütün dönüm noktalarında Nazım Hikmet her zaman yanında olur. İlerleyen yıllarda başarısız üç evliliğin ardından 1941 yılında Reşat Fuat Baraner ile evlenir. Önemli bir politik figürle evlenmiş ancak kendi adından ve unvanından asla feragat etmemiştir. Bir toplantıda Reşat Fuat Baraner’in karısı olarak takdim edilince itirazını yükseltmiştir. “Ben yazar Suat Derviş’im. Kimsenin karısı olarak yâd edilemem.” der. 1968 yılında eşini 1970 yılında ise ablasını kaybeder. İki kayıp Suat Derviş’i çok derinden etkiler. Kendisi de şeker hastalığına bağlı olarak çok ciddi derecede görme bozukluğu sorunu yaşamaktadır. 1972 senesinde Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi’nde hayatını kaybeder. İçimizi titreten son şey ise Suat Derviş’in bir yazar olarak yarattığı kahramanı Fosforlu Cevriye’yi çok sevmesidir; tüm gerçekçi olma çabalarına, objektif ve tarafsız gözlem gücüne rağmen gerçekte hiç olamayacak kadar “iyi” bir kahraman yaratması ve ona inanmasıdır. Lakin, Suat Derviş Cevriye’yi bu kadar sevmese, Cevriye de bu kadar fosforlu ve bizden olamazdı…

NOTLAR

Fosforlu Cevriye
Suat Derviş, ilk kez 1968’de yayımlanan Fosforlu Cevriye adlı kitabında, toplumun dışına itilmiş, “öteki” olarak konumlandırılan bir hayat kadınının yaşamını konu ediniyor. Toplumun farklı sınıflarından karakterlere yer verdiği, sade bir dille yazdığı ve insan sevgisini temel aldığı bu romanıyla, toplumda var olan ikiyüzlülüğe de ironik yaklaşımıyla dikkat çekiyor.

Yazı: Dilara Gülşah Azaplar

*Bu yazı Marmara Life Mart- Nisan sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın