Levi’nin İstanbul’unda Küçük Bir Kayboluş…

Kimi zaman derinlerimizde keşfedilmeyi bekleyen bir yere dokunan, kimi zaman da bizi bir dost gibi karşısına alıp içini döken usta bir yazar, Mario Levi. Kayıplarından hüznüne, yelkovan kuşlarından yağ tenekelerinde yetişen sardunyalarına, doludizgin bir İstanbul onunki. Her kaldırım taşından bir umut yeşeren üstelik. Hissetmeye adanmış yaşamının birkaç sokağında kaybolma fırsatı bulduğumuz Levi’yle kalemi, çocukluğu, kaybettikleri ve o naif eski İstanbul’u üzerine söyleştik.

‘İçimdeki İstanbul Fotoğrafları’, kendinize dıştan bir bakış aslında ve daha çok kaybedilenlere dair anlatılarınız var. O günlerden neler kaybettiniz, nasıldı çocukluğunuzun İstanbul’u?

Önce size şunu söyleyeyim; insan, bazı yaşadıklarından uzaklaşınca ve o yaşadıkları artık hayatının gündeminde kalmadıkça, bir yerlerde bıraktıkları güzel gelir. Bu, vazgeçilmez bir durumdur; bundan kaçamazsınız. Hatta o kadar ki, bazı kötü yaşadıklarınız bile güzel gelir. Hayatımın kötü günlerinde bile hatırlanabilecek bazı güzel anlar var. Hatta belki biraz özlemle anılan bazı güzel anlar… Geçmişe bakışımızda bu duruşun, bu duygunun çok önemli olduğuna inanıyorum. Mesela 60’lı yıllarda çocukluğum, 70’li yıllarda gençliğim ve 80’ler… O dönemdeki Mario’ya baktığımda çok mutlu bir çocuk, çok mutlu bir delikanlı göremiyorum. Meselenin toplumsal ve siyasal boyutunu tamamıyla bir yana bırakalım; sadece bireysel tarih açısından yaklaşalım. O günlere dönmek veya o günleri yâd etmek benim çok da yapmak istediğim bir şey değil. Özlüyor muyum o günleri? Hayır. Yani mesela bugünkü Mario’nun çok daha kendisiyle barışık ve hayatı daha iyi anlamış, daha mutlu bir Mario olduğunu düşünüyorum o günlerle karşılaştırdığımda. Dolayısıyla, benim geçmişe dair anlattıklarım bir geçmişe özlem değil. “Dünün İstanbul’u çok güzeldi, şimdi berbat” gibi laflar etmek hiç içimden gelmiyor. Ama yavaş yavaş bazı görüntüleri hatırladığımda şunu görebiliyorum; benim çocukluğumun ve gençliğimin İstanbul’u çok daha saf, çok daha naif bir İstanbul’du. Haliyle, çok daha insani, çok daha içine kapalı bir İstanbul’du.

Peki, bunları neye borçluydu?

Ülkenin içine kapalı olmasına ve dönemin ruhuna. Yani, dönemin ruhunda naif idealler vardı. Mesela, “dünyayı değiştireceğiz ve daha adil bir dünya inşa  edeceğiz” gibi. Bugün için böyle bir ideal kalmamış gibi görünüyor bana. Birçok insan üzerinde bir yılgınlık görüyorum adeta. “Bunun için savaşmaya değmez” deniyor, belki. Bugünün gençliği, çok daha gerçekçi bir gençlik. Belki biz fazla romantiktik olabilir. Naif olarak bahsediyorum ya İstanbul’dan; bir de daha fakir bir ülkeydik. Bugün çok kolay ulaşılabilecek değişik yemeklerden tutun, giysilere, filmlere ve aklınıza gelebilecek daha pek çok şeye kadar… O günlerde pek düşünülemezdi. Mesela yurt dışında yaşayanların veya yurt dışına gitme imkânı bulanların dışındakiler, kısacası bu ülkenin en azından yüzde doksanı, 1960’lı yıllarda ve hatta 70’li yılların bir bölümünde ‘espresso’ nedir, bilmezdi. Şimdi herkes biliyor. Ama galiba bu naiflik içinde en çok özlediğim, o günlerde içinde yaşadığım İstanbul. Yalnız, kaybolan bir şey daha var; o da farklı inançların, dinlerin bir arada oluşunun daha çok hissediliyor olması. Buna bağlı olarak, kendi doğallığı içinde İstanbul’un aydınlık yüzünün daha çok hissedilmesi. İstanbul’un bugün -yani 21. yüzyılın 18. yılında- büyük bir kan kaybına uğradığı, bu kan kaybının devam ettiği ve durdurulamayacağı kanaatindeyim. Dolayısıyla bu benim içimi çok acıtıyor. Bir anlamda yazmak istememin sebeplerinden biri de bu. ‘İçimdeki İstanbul Fotoğrafları’ da bunun için yazıldı. Şunu diyebilmek  için: İstanbul böyleydi bir zamanlar ve ben bunu yaşadım. Bu kitabi bir bilgi değil, diyebilmek için.

Görüyorum ki İstanbul’un her adımı dünyanıza ayrı işlemiş. Ancak içine giremediğiniz yaşamadığınız semtler de mevcut. Demek ki insan her kıyıya alışamıyor. Nedendir sizce?

Tamamıyla yaşadıklarınız yüzündendir. İnsanlarınız orada değildir, tarihiniz ora-
da değildir. Orada herhangi bir hatıranız yoktur ve sizin için sadece bir semt adıdır. Mesela benim çocukluğum Şişli, Osmanbey, Pangaltı, Nişantaşı, Teşvikiye ve Maçka taraflarında geçti. Şimdi o kadar değişti ki oralar, bazı yerleri artık tanınamaz hale geldi benim için. Ama neresinden bakarsanız bakın, yine Şişli’de, Osmanbey’de veya Pangaltı’da kendimi yurdumda, evimde, ülkemde hissediyorum. Aynı durum artık neredeyse 45 yıldır yaşadığım Kadıköy için geçerli. Kadıköy’ü yadırgayacak, sevmeyecek çok insan olduğundan eminim. Ben, ‘Kadıköy nasıl sevilemez?’ diyenlerdenim. İşte bu böyledir. Bazı mekânlar size aittir, bazıları da değildir. Bir mekânı size ait yapan o mekânın sizdeki duygusal tarihidir, o mekândaki insanlarınızdır. Şehirlerin insanların hayata bakış açılarını, ruh hallerini çok yakından etkilediğine inanırım. İbn-i Haldun “Coğrafya kaderdir” der. Benim kaderim İstanbul’da doğup, büyümem ve bu şehrin beni inşa etmiş olması. Mesela ben İstanbul’a baktığımda çok kültürlü bir İstanbul, çok dilli bir İstanbul görüyorum ve her dilin kendine göre bir duygusu olduğuna inanıyorum. Bir de ben hep şunu söylerim: Bir kişinin gerçek İstanbullu olarak tanımlanabilmesi için üç – dört göbek İstanbullu olması, en az 100 yıldır o ailenin İstanbul’da yaşıyor olması lazım. O zaman görüyorsunuz; gerçek İstanbullu hemen belli eder kendini ve biraz hüzünlüdür. Yaşamayı sever, ister zengin olsun ister fakir; yaşamaktan keyif alır. Ama genelde hüznü sever. Hüzün, İstanbul’un duygularından biridir. Belki de ben bu yüzden, bir hüzün tarihi de olan şehirleri daha çok sevdim, belki o şehirlere daha çok bağlı oldum.

En çok hangi mevsimini seversiniz İstanbul’un?

Hiç düşünmeden, sonbahar. Sonbaharın İstanbul için bir diriliş olduğunu düşünüyorum. Benim çocukluğumda İstanbul’un birçok kıyısından denize girilebilirdi. Haliyle İstanbul’u terk etme gibi bir psikoloji de yoktu ve herkes İstanbul’daydı. Fakat şimdi hepimiz bir yerlere kaçıyoruz. Şehir terk ediliyor. Sonbaharda ise herkes yavaş yavaş geri dönüyor ve İstanbul yeniden canlanıyor. Aynı zamanda balık avlama yasağının da bitmesidir sonbahar. Bu da bir başka canlanmadır. İlk yağmurlar da öyledir mesela…

HAYATI ŞİİR GİBİ YAŞAMAK BENİ CEZBETTİ

Hayatı şiir gibi yaşadığınızı ve her yaşadığınızı şiir gibi gördüğünüzü söylerken, kendinizi ne zaman yazarlığınızın doruğunda göreceksiniz?

Şimdi başka bir röportajda itiraf ediyorum ki artık böyle düşünmüyorum. Çünkü ben, kendimi ifade etme yolunun tür olarak şiirden geçmediğini çok iyi biliyorum. Kendimi bir hikâye anlatıcısı olarak görüyorum ve aslında hep öyleymişim. Bunu son 10 yılda çok somut bir şekilde fark ettim. Benim şiir yazmakla ilgili bir derdim yokmuş aslında. Ama şiirdeki gibi güzel ifadeler beni her zaman cezbetti. Hayatı bir şiir gibi yaşamak, beni cezbetti.

Ne demek hayatını şiir gibi yaşamak?

Muhtemelen şu demek: Hayatını duygularıyla yaşamak, duygularını öne çıkarmak. Bence en önemlisi de bu. Ama şiir yazmak gibi bir hayalim yok artık. Yaz- sam da ‘Kendimi yazarlığımın doruğunda hissedeceğim’ diyemem. Ancak, bir hikâye anlatıcısı olarak arayışım bitmedi. Yeni anlatım yolları deniyorum. ‘Bugüne kadar yaptıklarımdan daha iyisini nasıl yaparım?’ sorusu aklımdan hiç çıkmıyor. Yapabileceğimin biraz daha iyisini arıyorum her zaman. Bulur muyum, bilmiyorum. Bulmak da önemli değil aslında. Bu arayıştan ortaya ne çıkarsa… Bahsettiğim arayışı da okurlarla paylaşıyorum. Hikâyelerimin dile geliş şeklini değiştirmek ise hâlâ bitmemiş hayallerimden biri ve umarım hiçbir zaman bitmez.

‘İstanbul’da yaşamak vardır, İstanbul’u yaşamak vardır’ diyorsunuz. Peki, nasıl yaşanır İstanbul?

İstanbul her şeyiyle yaşanabilir; çok basit bir şekilde de yaşanabilir. Örneğin Kadıköy’desiniz ve Levent’e gideceksiniz. Mutlaka bir vapura binin ve etrafınıza bakmaktan da kaçınmayın. Ne oluyor, ne bitiyor, nasıl bir şehirde yaşıyorum ben?İnsanları tanımaya çalışın, insanları gözlemleyin. Sonra, bilmediğiniz semtleri, mahalleleri varsa İstanbul’un gezin. Belki fakir bir semtindesiniz İstanbul’un ama bir ayrıntı sizi çok cezbedebilir. Mesela boş bir yağ tenekesinin içinde yetiştirilen sardunyalar… Bu nasıl bir hayata bağlılıktır? Bunu pek az yerde görebilirsiniz ve bu da bence bir İstanbul inceliğidir. Veya bir yaz gecesi önünden geçtiğiniz bir evden size kızarmış patlıcan kokusu gelir, o da bir başka İstanbul’u yaşamaktır. Çünkü çağrışımları çoktur. Bir de çok az şehirde rastlayabildiğiniz sokak köpekleri ve sokak kedileri… Onlarla yaşamak da ayrı bir güzeldir. Ben elimden geldiğince bunları yapmaya çalışıyorum. Hâlâ da keşfedeceğim bir sürü yer var ama bu, yeni İstanbul için söz konusu değil. Benim yolculuk mekânım eski İstanbul’dur.

Çağrışımlar dediniz. Bu çağrışımların kaybedilenlerle ilgisi var mıdır?

Elbette vardır. Tabii siz yaş aldıkça kaybedilenler de artıyor. Bazen bu, duygusal ilişkiye girdiğiniz bir kadın olabilir, bazen de bir dost veya bir komşu olabilir. Hepsinin sizde bıraktığı hikâyeler vardır. Bu yüzden ben yazarken kendimi çağrışımların akışına bırakırım. ‘Ne çıkacak acaba?’ sorusu hep aklımın bir köşesinde durur. Çünkü biliyorum ki hafızam, henüz daha farkında olmadığım birçok insanı ve ânı kaydetmiştir ve yazarken de bunları yavaş yavaş dışarı çıkaracaktır.

‘Köprüler inşa edilmeseydi ne olurdu? diye sormuştunuz ‘İçimdeki İstanbul Fotoğrafları’nda…

Çok romantik ve yeni İstanbul’la, değişen dünyanın gerçekleriyle hiç bağdaşmayan bir soru. Mümkün değildi köprülerin inşa edilmemesi. Hala romantizmimde direniyorum ama bence inşa edilmeseydi çok daha iyi olurdu. İstanbul, deniz yolunu daha iyi kullanmayı tercih edebilirdi. Belki, Anadolu Yakası da bu kadar gelişmezdi ve kendi saflığı içinde kalırdı. Yaşım gereği, İstanbul’daki konut yapılanmasında iki önemli değişimin tanığı oldum. Birincisi, özellikle 1970’li yıllarda birbirinden güzel bahçeli evlerin tek tek yıkılıp, yerlerine beş – altı katlı apartmanların inşa edilmesiydi. Bu, Birinci Köprü’nün inşa edilmesinden sonra, yani 1973’te başlayarak 80’li yılların ortalarına kadar devam etti. Şimdi de beş – altı katlı apartmanların yıkılıp, yerlerine 15 – 16 katlı yeni apartmanların dikildiğini görmekteyiz. Bu değişimin güzel olduğunu sanmıyorum.

NOTLAR

Mario Levi kimdir?
Mario Levi, 1957 yılında İstanbul’da doğdu. Saint Michel Lisesi’ni ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. İlk öyküsünü 1975 yılında yazdı. 1984’ten başlayarak Şalom, Stüdyo İmge, Cumhuriyet, Hokka, Argos, Cumhuriyet Dergi, Milliyet Sanat, Gösteri, Gergedan ve Varlık gibi dergi ve gazetelerde yazıları çıktı. Roman ve öykü türünde pek çok başarılı eser veren yazar, düzenlediği yazı atölyelerinde de Yazı Yaratımı dersleri veriyor.

İçimdeki İstanbul Fotoğrafları
Levi’nin 2010 yılında yayımlanan ve ‘otobiyografik kurmaca’ veya ‘anı/ roman’ olarak adlandırdığı eseridir. Yazar, otobiyografik eserinde çocukluğunun İstanbul’undan yola çıkarak kendine dair dışarıdan bir bakış sunar.

ESERLERİ
» 1986 / Bir Yalnız Adam: Jacques Brel
» 1990 / Bir Şehre Gidememek (Haldun Taner Öykü Ödülü)
» 1991 / Madam Floridis Dönmeyebilir
» 1992 / En Güzel Aşk Hikâyemiz
» 1999 / İstanbul Bir Masaldı (Yunus Nadi Roman Ödülü)
» 2005 / Lunapark Kapandı
» 2005 / Bir Yaz Yağmuruydu
» 2009 / Karanlık Çökerken Neredeydiniz?
» 2010 / İçimdeki İstanbul Fotoğrafları
» 2013 / Size Pandispanya Yaptım

‘O Şehir’
“Hiç şüphesiz, İstanbul’un kıyılarından denize girdiğim günlerin geri gelmesini isterdim. Bir de tramvaylar güzeldi. Ben, son zamanlarına yetiştim İstanbul tramvaylarının. Onlar da geri gelse hiç fena olmaz. Elbette ulaşımda müthiş kolaylıklar sağlandı bugün. Kim bilir, belki de hayat o zamanlar bugünkü kadar hızlı değildi…”

Yazı: Julia Kütnaroğu / Fotoğraf: Yağız Karahan

Bu yazı Marmara Life Mart- Nisan 2018 sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın