OSMANLI’DAN HİNDİSTAN’A UZANAN HAT “TAC MAHAL”

ZARAFETİN, YARATICISI ŞAH CİHANDIR. ZARAFETİN ORANTININ GÜCÜN VE GÜZELLİĞİN BİRLEŞTİĞİ YAPI İSE ONUN ÇİZDİĞİ PLANA GÖRE YAPILMIŞTIR…

İstanbul’un mimaride çekim merkezi olduğu zamanlar, ihtişamı dünyanın her yerine yayılmıştı. 16. Yüzyılda zirveye çıkan bu sanat ve mimari Tac Mahal yapılırken de etkisini gösterdi ve Tac Mahal’in duvarlarına nakış gibi işlenen Yasin Suresi’ni Mimar Sinan’ın hattatları yazdı. İşte İstanbul’dan Hindistan’a uzanan bir hat öyküsü…

TAC MAHAL AŞKLA YAPILMIŞ BİR CAMİDİR
Hindistan’ın en güzide şehirlerinden bir tanesi Agra’dır. Red Fort kalesi, yemyeşil parkları, parklardaki ağaçlarda oyun oynayan maymunları, yolun ortasında yatan inekleri ve yoksul kenar mahalleleri ile kafa karıştırıcı ve mistik bir şehirdir. Şayet atık su kanallarının açıktan aktığı karmaşık kenar mahallelerden bir Rikşa’ya (üç tekerli yolcu taşıma aracı) atlayıp kaosun ortasından, ara mahallelerden Tac Mahal’e doğru geldiğinizde, büyük bir sükûnetle karşılaşırsınız. Kırmızı mermerden yapılı duvarlarla çevrili bir avlunun içinde bulunur Tac Mahal. Ana kapıya doğru yaklaşırken hemen bir Hintli rehber yanınıza gelir ve size rehberlik etmek ister. Onun eşliğinde Darwaza-i Rauza, yani Büyük Kapı’dan geçerek Tac Mahal’in bulunduğu alana girersiniz. İnci gibi beyaz bu nadide eseri ilk önce Darwaza-i Rauza’nın oval kapısının gölgesinin arasından görürsünüz. Gölgenin sağladığı kontrastla birlikte beyazın da sizde bıraktığı izlenim koyulaşır. Ana Kapı’dan Tac Mahal’in orta yerinde duran Mümtaz Mahal’in sandukasına doğru, düz bir hat şeklinde havuzlu bir yol uzanır. Zira önce kapının kemerli antresindeki görüntü ve onu geçince ona doğru uzanan bir su yolu sanki Tac Mahal’i işaret ediyor gibidir ve bu yolun sonunda karşınıza çıkan Tac Mahal sizi akıllıca kurgulanmış bir kompozisyonun içerisine alır. Karanlık bir yoldan geçip dünyanın en güzel kadınını görmek gibi ve zaten Tac Mahal’de dünyada aşk için yapılan ilk ve tek anıttır (!). Pisa kulesi, Eyfel Kulesi, İsa heykeli, Mısır piramitleri gibi simgeler ya ticaretle, ya da inançla bir bağ kurarlar. Oysa sadece Hindistan’ın simgesi Tac Mahal aşkla kültür arasında bir bağ kurar.

YASİN SURESİ’Nİ KİM NAKŞETTİ?
Suyun eşliğinde, mermer yoldan Tac Mahal’e doğru yol alırken ilk dikkatinizi çeken kubbe yapılarının Anadolu mimarisini anımsatmasıdır. Beyaz mermer ve bin bir mücevherle donatılmış ana türbe yapısının hemen iki yanında cami ve konuk evi mevcuttur. Konuk evi caminin yansıması şeklinde inşa edilmiş ve bu yönüyle mükemmel bir simetri o. Yapı bu yönüyle de Osmanlı’da külliye mantığının bir yansıması gibi… Tabii bu durumda gözünüz mimaride Osmanlı izleri arıyor ve bu izler konusunda sizi rehberiniz uyarıyor. Tac Mahal’in duvarlarına nakşedilmiş Yasin Suresi’ni gösterip “Bu yazıyı Osmanlı’dan gelen hattatlar” yazmış diyor. Rehberin bu uyarısı merakınızı celbediyor ve sonrasında biraz araştırma yapınca ilginç bilgilere rastlıyorsunuz. Wikipedia Türkçe sayfasında ve TRT’nin bir belgeselinde yapının mimarının Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Mehmet İsa Efendi ve Mehmet İsmail Efendi olduğu, Yasin Suresi’nin nakkaşının ise Hattat Serdar Efendi olduğu belirtiliyor. Ama birçok yabancı kaynağa göre mimarının kim olduğuna dair kesin delil sayılabilecek kaynak yok. Babür geleneğine göre yapıyı inşa ettiren kişi, yapıyı yapan mimardan daha önemliydi ve mimarın öne çıkması istenmezdi. Bu nedenle yapının mimarının kim olduğuna dair net bir kanıt yok. Hindistan hükümeti Turizm Bakanlığının web sayfasında ise bir isim dikkati çekiyor: İsmail Efendi, diğer bir ifade ile İsmail Khan (http://www.tajmahal. gov.in/creation.html) Burada yer alan bilgiye göre İsmail Efendi ana kubbenin tasarımcısı, yani bütün yapının mimarı olarak geçmiyor.

HİNDİSTAN’A UZANAN MİMARİ ESİNTİLER
Tac Mahal’i inceleyen uzmanlara ve çekilen belgesellere bakarsanız zaten bu muazzam eserin inşasında Nepal’den, Osmanlı’ya ve hatta İtalya’ya dönemin bütün ünlü mimarlarının, taş ustalarının ve hattatlarının çalıştığını görüyorsunuz. O dönemde Osmanlı mimarisinin İstanbul’da ürettiği eserlerle zirvede olduğunu da anlıyorsunuz. Antik Roma’nın kubbe geleneği İstanbul’da Mimar Sinan’ın elinden yeni bir form kazanmış ve güzel hat sanatı süslemeleri ile en ihtişamlı günlerini yaşıyordu. Yukarıda bahsi geçen üstatlar da Mimar Sinan’ın öğrencileridir. Zaten duvarlara nakşedilen hat sanatını incelediğinizde Süleymaniye ve Sultan Ahmet camilerinin hat esintilerini fark ediyorsunuz. Bugün yapının hattatlarının İstanbul’dan gittiklerine dair bir şüphe yok. Anıtın dört yanına Hattat Serdar Efendi tarafından Yasin suresinin tamamı özenle ve değişik bir teknik kullanılarak yazılmış. Öyle ki aşağıdan yukarıya doğru bakıldığında bütün yazılar aynı büyüklükte görülür. Kubbe yapısı ve hat sanatıyla Hindistan’da ve Osmanlı’da yükselen iki Türk İslam Medeniyetinin mimari ve güzel sanatlarda verilen eserlerle 1600’lü yıllarda bir birine bağlandığını ve bir birinden etkilenerek çok güzel eserler ortaya çıkarttığını anlıyorsunuz. Bir şehrin dünya lideri olduğu mimari ve sanatta geldiği nokta ile belli olur. Roma’nın en ihtişamlı zamanlarında Colesium, Pantheon gibi şaheserler yapılmış ve bu gösterişli yapıların inşası için mimaride, mühendislikte ve inşaat teknolojisinde devrim niteliğinde kararlar alınmıştır. Süreç esnasında ortaya çıkan eserler, bu ihtişamla yarışmak isteyen diğer şehirlerin mimarisinde etkili olmuştur. Kemer, kubbe ve harç gibi inşaat teknikleri Roma’nın gelişmesi ile paralel bir şekilde gelişmiş, inşaatlarda kullanılmış ve daha sonra diğer medeniyetlere yayılmıştır. Benzer yapıları yapabilmek için daha önceki yapılarda imzası olan sanat ve bilim adamlarına ihtiyacınız olur ve hakeza mimarların, sanatçıların ve bilim adamlarının göçü de böyle başlar. 16. ve 17. Yüzyılda Osmanlı dünyanın en güçlü imparatorluğu iken İstanbul’da bilim, sanat ve mimaride dünyanın parlayan yıldızı idi. Özellikle Mimar Sinan ve öğrencilerinin İstanbul’a kazandırdığı eserler ve süslemeler İslam kültür dünyasına yeni bir mimari estetik bakış açısı getirmişti.

İSLAM VE MATEMATİK
Melborn Üniversitesi Mimarlik Bölümü’nden Dr. Geoge Michell ise Tac Mahal’deki islam mimarisi esintilerine dikkat çekiyor. Dr. Geoge’a göre matematik ve oran büyük mimarinin ve tanrının tasarımlarının unsurları. İslami bakış açısında matematiğin mimarinin destekleyicisi olduğunu söyleyebiliriz. Tac Mahal’in tasarımcıları İslami geometri prensiplerinin rehberliğinde bir Greek sistemi kullanarak inşa ettiler. Geometrik şekillerin bazıları sonsuza kadar devam edebilir ve bu yolla merkezi bir hat yaratmak amaçlandı. Bu da mükemmel bir simetriyi ortaya çıkardı. Bu merkeziyetçi bir konseptti. Bu merkezi binanın çevresinde 43 metre uzunluğunda 4 minare bulunuyor ve bu minareler olası bir depreme karşı Kubbe yapısına zarar vermemesi için dışa yıkılacak bir şekilde yapıldı. Dört minarenin ortasında yer alan Türbenin merkezi ise aşkın merkezi yani Mümtaz Mahal’in sandukasıdır.

AŞKIN TAŞ OLMUŞ HALİ
Her ne kadar bir birinden esintiler yakalasa da yapılış öykülerinin arka planı farklı temellere oturmaktadır. Hikayeyi bilmeyenler ve yeniden hatırlamak isteyenler için yeniden verelim ve Şah Cihan’ın o deruni aşkına geri dönelim. Babür İmparatorluğu 5. Hükümdarı Şah Cihan bir isyanı bastırmak için ordularıyla Burhanpur’a giderken kendisine hamile eşi Mümtaz Mahal (Ercümend Banu Begüm) de eşlik etmektedir. Dokuz aylık hamile olan Mümtaz Mahal 14. çocuklarını doğurduktan sonra seferde kanama sebebiyle ölür. Karısına çok derin bir aşkla bağlanan Şah bu ölüme o kadar üzülür ki, rivayete göre ölümden sonra iki gün odasından çıkmaz, kimse ile görüşmez, iki gün sonra meydana çıktığında ise saç ve sakallarının beyazladığı görülür. Ama artık şah değişmiştir, dünya işlerine karşı ilgisini kaybeder ve acısını unutmak için kendini sanat ve mimariye verir. İlk işi de karısı için eşi ve benzeri olmayan bir eser yaptırmaktır. 1632 yılında, karısının ölümünden bir yıl sonra işte bugün bile Hindistan’ın sembolü olan Tac Mahal’in temellerini attırır. Dünyanın birçok yerinden mermerler getirilir, mücevherler taşınır, binlerce işçi çalışır ve 21 yıl sonra inşa biter. Artık Babür Sarayı’nın en güzel kadını, dünyanın en güzel yapısının içinde edebi uykusuna yatmaya hazırdır. Ama Şah Cihan’ın da hükümdarlığı uzun sürmez, kısa bir sure sonra hastalanır ve taht kavgasına tutuşan oğlu Alemgir Şah tarafından, Kırmızı Kale’ye (Red Fort) hapsedilir. Kısa bir süre sonra da vefat eder.

NEHRİN DİĞER KIYISI
Rivayet odur ki, Şah Cihan Yumna Nehri’nin öbür kıyısına da kendisi için bir Türbe yaptıracaktır ki, bunu yaptırmaya ömrü vefa etmez. (Bazı kaynaklar bu türbenin siyah olacağını söylerler ama buna dair bir kanıt yoktur.) Büyük kızı tarafından ölümünden sonra çok sevdiği karısının yanına gömülür. Ama bugün halen dikkat çeken bir ayrıntı vardır, o da simetri mükemmelliği ile dikkat çeken Tac Mahal’de simetrik olmayan tek şey Şah Cihan’ın sandukasıdır. Sevgili karısı Mümtaz Mahal Büyük kapının girişinden düz bir hat çekildiğinde tam orta yerde dururken, Şah Cihan’ın ki bu hattın yanındadır. Bunun sebebi ise Şah’ın bu türbeyi sadece karısı için planlamış olmasıdır, kendisi ise büyük kızı tarafından sonradan alınan bir kararla oraya gömülmüştür. İşte böyle… Hindistan’ın bugün simgesi olarak lanse edilen ve dünyanın yedi harikasından biri olan ve dünyada aşk için dikilen en büyük yapı olan Tac Mahal’in hikayesi ve İstanbul’dan uzanan esintileri…

Yazı ve Fotoğraf: İlyas Yıldız

Bir Cevap Yazın