İnançlar mı Değişti Çatılar mı?

Bundan 100 yıl öncesine kadar şehirlerdeki binaların çatıları, o şehrin kimliği idi. Uzaktan şehre doğru yaklaşan bir yabancı, şehrin çatılarını görünce oranın kültürü hakkında fikir sahibi olurdu. Ya şimdi? 

Orta Çağ’da bir kervanbaşısınız. Avrupa’dan yola çıkıp, Anadolu’yu, İran’ı, Özbekistan’ı, Kırgızistan’ı geçerek Çin’e, belki de Hindistan’a ulaşacaksınız. Ovaları, nehirleri, dağları aşıyorsunuz ve yavaş yavaş bir şehrin silueti çıkıyor karşınıza…

İlk olarak gözünüze uzakta bir minare çarpıyor, sonra düz çatılı evler, ya da şehrin ortasında büyük bir katedral görüyorsunuz ve düz çatılar… İlk aklınıza gelen “burası Müslüman bir coğrafya ve az yağış alan bir yer” oluyor… ya da “Hristiyan ve karlı bir coğrafya…” Tarih öncesinde bir şehri görmek, bir insanı görmek gibiymiş. Nasıl bir insana bakar onun bir kadın, bir erkek, bir Müslüman veya Hristiyan, uzun boylu, ya da kısa, misafirperver veya eşkıya kılıklı olduğunu dair izlenimlerini düşünmeye başlarsan, şehre bakınca da onu anlamaya başlarmışsın. Çünkü her şehrin inancından, ikliminden ve bilgeliğinden ilham almış bir mayası varmış… Biz ona şimdilerde “marka şehirler” diyoruz. Bir kültür şehrinin veya bir marka şehrin en ayırt edici özellikleri ise gözün hemen ayırt etmesini sağlayan fiziki yapılar, binalar ve onları şekillendiren kapı, pencere, duvar ve çatılarmış. Biz şimdi bu uzun burunlu, büyük ayaklı ve büyük kulaklı fili tarif etmeye çatılardan başlayacağız…

İLK OLARAK ÇATILARI GÖRÜRSÜNÜZ
Kara yolu kullanarak bir şehre yolculuk ediyorsanız ilk olarak gözünüze çatılar çarpar… Çatıları şekillendiren ise iklim, kültür ve malzeme olanaklarıdır. Bol yağışlı ve karlı yerlerde su tutmayan, kaygan malzemelerle yapılan, daha yatay mimaride inşa edilmiş çatılara rastlanırken, kurak yerlerde neredeyse düz sayılabilecek çatılar görmek mümkün… Çatı aynı zamanda bir kimlik göstergesi… Şehre daha yaklaşmadan size orası ile ilgili bilgi verir. Eski çağlarda şehirdeki en yüksek çatı, şehrin mabedini geçmeyecek yükseklikte inşa edilirdi. Uzak bir yoldan gelen yolcu, şehre doğru yaklaşırken ilk olarak gözüne çarpan şehrin en büyük ibadethanesi olurdu. Bugün bunun en belirgin örneği İtalya’nın Floransa şehridir. Son yüz yılın mimarisinden hiç etkilenmemiş gibidir Floransa ve şehre doğru yaklaşırken ilk dikkatinizi çeken, Floransa Kathedrali (Duomo)’dir. Floransa’yı kuşbakışı gören Mikelenjelo Tepesi’nden şehre bir bakış attığınızda, kırmızı kiremitli düz bir tarlanın ortasında, beyaz mermerlerden yükselen Floransa Kathedrali’nin, dikey bir ovallikle aşağı doğru uzanan kubbesini görürsünüz. Aynı kimliğin bir parçasının ifadesi gibi şehirdeki çatılar, benzer bir mimari ve renkte Kathedrale doğru uzanarak gider. Bu çatı mantığı şehrin kimliği ile o kadar uyumludur ki, tepeden baktığınızda sol tarafta gördüğünüz Arno Nehri üzerine yapılmış Ponte Vecchio Köprüsü bile kırmızı çatılı yapıları ve pencereleri ile şehrin geri kalını ile uyum içindedir.

GÜNEY İTALYA
Kırmızı kiremitli ve hafif eğimli çatılar İtalyan şehir kültürünün bir poster görseli gibidir. Bu kültürel birlikteliğin bir göstergesi olarak kuzeyden güneye bütün İtalyan şehirlerinde benzer bir çatı modelini görürsünüz, tek farkla; güneye doğru inildikçe çatılar ara ara daha düz yapılara doğru dönüşmeye başlar. Daha az yağış alan güney şehirlerinin kuzey şehirleri kadar oval bir mimariye ihtiyacı yoktur. Avrupa kıtasında güneyden kuzeye çıktıkça çatıların sivrildiğini görürsünüz. Çünkü kuzeye gittikçe kar yağış oranı artar ve evlerin çatılarının yoğun baskıdan kurtulması için daha dikey bir çatı eğimine ihtiyacı oluşur. Alman şehirleri gibi, Baltık şehirleri Riga ve Tallinn gibi tarihi şehirler kırmızı kiremitli dikey çatıları ile ünlüdür. Ama güney Avrupa ile kuzeyin çatılarında benzeşmelerini sağlayan genel trend ise kültürel yapıdır. Çatıları daha dik olsa da, eski şehirlerdeki hiçbir yapının çatısı kilise veya katedrallerin çatısını geçmez. Ama her Avrupa şehri Kuzey Avrupa ve İtalyan şehirleri kadar iyi korunmuş değil. Akdeniz sahil bandı üzerinde yer alan Monako ve Marsilya, geleneksel Akdeniz çatı sistemini korumayı başaramamış ve kendilerini çok hızlı yeni yüzyılın kimlikten yoksun kent siluetlerine teslim etmişler. Akdeniz ülkelerinin en güzel çatılı şehirleri İtalyanlar’dan sonra İspanyollar’a ait. Floransa örneği gibi bir şehir var İspanya’da; Toledo… M.Ö. 192 yılında Roma hakimiyetine giren şehrin İtalyan etkisi altında kalması belki de kaçınılmazdı. Bu tepede bir kathedral ve onun altına serpilmiş çatılar…

İSPANYA’DAN KOLOMBİYA’YA
İspanyollar bu yapı sistemini, iklimsel uyuşmazlığa rağmen kültürel bir öğe olarak Güney Amerika’ya da taşımış. Bunu fark edebileceğiniz en net şehir ise Peru’nun Machu Pichu’dan önceki son şehri Cusco… And Dağları’nın eteklerindeki, Amazon’la çöl ikliminin geçiş noktasındaki bu şehir, iklimsel olarak Akdenizli değil. Ama şehre bir tepeden baktığınızda ortada yükselen bir katedral ve kırmızı kiremitli çatıları görüyorsunuz. Aynı belirgin izlerden bir tanesi ise Kolombiya’nın kuzeyinde, San Gil’e bağlı Barichara Köyü. Bu köy, aynı düzlemde yapılan beyaz badanalı evleri ve kırmızı çatıları ile Güney Amerika’da yaşayan göçmen bir İspanyol.

AMAZONLAR’DA ÇATILAR…
Amazonlar; yerli kültüre aykırı, istilacı ve baskın bir kültürel gösterge. Zira bu yayılmacılık o kadar baskın olmuş ki, yerli kültürün izlerini güneyden söküp atmış. Çünkü İnkalar gibi yerli topluluklardan geriye kalanlar genelde yıkık binalar ve ilk yıkılan bölümler çatılar olduğu için de genelde duvarlar kalmış durumda. Örneğin; Cusco tamamen İspanyol mimarisinin izlerini ile yeni baştan inşa edilirken, ulaşımı zor olan Machu Picchu 1900’lü yıllara kadar Avrupalı istilacılar tarafından keşfedilmemiş. Dağların tepesine inşa edilen bu tapınağa baktığınızda  taş işçiliğini görüyorsunuz. Restore edilen yeni binalarda ise sazlarla inşa edilen çatılara yeni yeni rastlıyorsunuz. Machu Picchu, Peru’nun Amazon iklimine geçiş bölgesinde bulunduğu için yağmur alan bir bölge ve bu nedenle otlarla yapılan çatılar, dikey bir eğime sahip. Hülasa geçit vermeyen ormanları nedeniyle son yüzyıla kadar korunabilmiş, Amazon Ormanları’ndaki Latin yerlilerin evlerinin çatıları da benzer bir şekilde sazlardan ve otlardan yapılmış. Bölge yoğun yağış aldığı ve taş bulmak zor olduğu için, Machu Picchu’dan farklı olarak yapıların alt bölgeleri ahşap ve çatıyı oluşturan örtüler ahşap tavanların üzerine konmuş. Bütün bunlarla birlikte Amazon Nehri’nin uzandığı farklı bölgelerde oluşmaya başlayan şehirlerde ise küreselleşmenin etkisi ile çatılar yerini betonarme binalara bırakmaya başlamış.

AMAZONLAR’DAN AFRİKA YAĞMUR ORMANLARINA
Bu çatı mantığının iklimin bir sonucu olduğunun en belirgin işaretlerinden bir tanesi ise Amazon Ormanları’ndaki yerlilerle, Afrika’nın yağmur ormanlarındaki evlerin çatıları arasındaki benzerlik. Ilıman ve yağışlı bir iklim kuşağında yaşayan Etiyopya, Kongo gibi ülkelerin kırsal kesimlerinde, kahve ve muz bahçelerinin içinde çamurla sıvanmış evlerin tepesinde, otlarla örtülmüş çatıları görürsünüz. Aynı kıtadan kuzeye doğru ilerlediğinizde ise Sudan ve Mısır’da sıcak iklime bağlı olarak daha kare şeklinde çatılarla karşılaşırsınız. Afrika kıtasında kırsal kesim geleneksel mimarisini korurken şehirleri ise Avrupa ile kıyasladığınızda geleneksel bir çatı görmek neredeyse imkânsız. Şehirleşme tarihinin henüz yeni olduğu Kenya, Kongo gibi yerleri bir kenarda bırakırsak, Etiyopya gibi çok eski bir medeniyete sahip ülkelerde bile şehirlerde binalar ve dolayısıyla çatılar; iklim, kültür ve yapı malzemesinden bağımsız olarak değişiyor…

UZAKDOĞU’DA ÇATILAR…
Uzakdoğu’nun da bol yağış alan bölgelerinde çatılar dikeydir. Bugün her ne kadar modern mimariye teslim olsa da, tarihte Japon şehirlerini çatılarından tanımak mümkünmüş. Her ne kadar Japon şehirlerinde bilinmese de, filmler vasıtasıyla dünyanın neresinde olursanız olun, bir fotoğrafa baktığınızda, sadece evlerin çatılarından o fotoğrafın bir Japon şehri olduğunu anlayabilirsiniz. Yağmur ormanlarına benzer bir şekilde, geleneksel Japon evlerinin çatıları kiaki ağacının sazlarının birbirine bağlanması ile inşa edilirmiş. Geleneksel Japon şehirleri, sanki bir savaşçının başlığını andıran tarzda, dikey ve çoklu çatıları ile ünlenmiş. Bu dikey ve çoklu çatı sistemi, Japonya’nın yanı sıra Çin ve Kore gibi Budist kültürün yaygın olduğu birçok Uzakdoğu ülkesinde kullanılmış. Çin’in farklı bölgelerindeki birçok Budist tapınağı ana çatının altına serpiştirilmiş birçok küçük çatı sistemi mimarisi ile inşa edilmiş. Bugün Çin’in sınırları içinde kalan Tibet platosu da benzer bir manzaraya sahip. Bir Budist tapınağını tanımanın en kolay yöntemi çatı mimarisidir. Bölgedeki tapınakların çatısının en yüksek noktasında altın renginde iki geyik heykeli ve ortada “Dharma Chakra” adı verilen bir çember yer alır. Rivayete göre geyikler Budha’nın ilk vaazını sembolize eder, Dharma Chakra ise adalet çemberi anlamına gelir ve bu kült Dharma olarak Hinduizm’de ve hatta Şamanizm’de de kullanılmaya başlanmıştır.

MOĞOLLAR‘DA VE TÜRKLER’DE ÇATILAR
Haliyle inancın yayılması ile birlikte bu tarz çatı şekli de bütün uzak Asya kıtasına yayılmaya başlamış ve şehirlerin silueti haline gelmiş. Cengiz Han’ın 1220 yılında kurduğu Karakum şehrinde dahi bu tarz bir çatı şeklini görmek mümkün. Tibetli Budist rahiplerin bölgeye gelmesi ile birlikte Moğolistan’da Budizm yayılmaya başlamış ve tapınakların, hatta bazı hükümet binalarının çatıları bu şekilde inşa edilmeye başlamış. Ama Karakurum çok dinli bir şehir olduğu için, şehirde cami de mevcutmuş vehatta bazı bölgelerde Fars etkisinden söz etmek mümkünmüş. Ama genelde göçebe bir toplum olan Moğollar’da çatı demek yurt adı verilen çadırların tepesi demek. Halen Moğol steplerinde görmenin mümkün olduğu bu yurtların tepelerinde ışık girebilecek bir açıklık mevcut. Çadırın en tepe noktasındaki bu açıklık içerinin havalanmasını sağlıyor, yağmur esnasında ise kenarlarından çekilerek örtülüyor. Moğol tarihi M.S. binli yıllarda başlıyor, öncesi ise bu topraklar tam bir Türk tarihi. Or- hun Vadisi etrafındaki eski Türk kalıntılarından geriye sadece mezar gömüleri kalmış. O nedenle Türk tipi çatı görmek neredeyse imkânsız. Ama Kırgızistan stepleri ve Kuzey Moğolistan’daki Dukhalar’a baktığınızda, Moğol tipi göçebe çadır mimarisinin aynı zamanda Türk tipi olduğunu da kabul etmek gerekiyor (Zira Cengiz’in Türk kökenli bir imparator olduğuna dair yeni kanıtlar mevcut).

BURSA ULU CAMİ’NİN KUBBESİ
Bugün halen Türkiye’de bu tarz çatı modelinden esinlenmiş gibi duran bir yapı var. O da Bursa’daki Ulu Camii. Osmanlı döneminin ilk camilerinden olan Ulu  Cami, Orhangazi tarafından yaptırılmış. 1396 ve 1400 yılları arasında yaptırılan 20 kubbeli Ulu Cami’nin en ortasındaki kubbe, aynı “yurt”lardaki gibi açıktır ve buradan ışık ve su alır. Bu sayede yağmur suları caminin ortasındaki şadırvanda toplanırken, aydınlatma sorununa da çözüm bulunmuştur. İnancın ve çatıların birbiriyle çok ilişkili olduğunu söylemiştik. Türklerin İslamiyet’i seçmesi ile birlikte fethettikleri birçok şehrin de silueti değişmiştir. En belirgin örneklerinden bir tanesi ise Hindistan’dır. Hindistan deyince aklınıza nasıl bir görüntü gelir? Taç Mahal’in İran camilerini hatırlatan kubbesi. Oysa Hindu tapınakları oval değil, genelde dikeydir. Lakin oval bir çatı mimarisi, bütün bir ülkeye kimlik kazandıran bir simge haline gelmiştir. Hülasa çatılar ve şehrin siluetleri önemlidir. Mimar Cengiz Bektaş’a göre dünyadaki en başarılı şehir çatısı ve silueti İstanbul’daki Tarihi Yarımada’dır. İstanbul’un simgesi haline gelmiş bu siluet, Marmara Denizi kıyısından Sultan Ahmet ve Süleymaniye Camileri ile birlikte gökyüzüne doğru yükselen bir medeniyeti anlatır ve Türk İslam Kültürü’nün imzası gibidir. O nedenle Tarihi Yarımada UNESCO dünya mirası listesindedir ve korunmalıdır.

NOTLAR

EKOLOJİK ÇATI NEDİR?
Modern çağın getirdiği nimetlerden bir tanesi ise ekolojik çatıdır. Artık şehirlerimiz çok büyüdü ve atmosferi ısıtıyoruz. Bu nedenle ekolojik çatı insanlığın geleceği olabilir. Bu çatı yönteminde çatılar birer bahçe gibi kurgulanıyor. Su geçirmez membran tabaka ile kaplanan çatının üzerine toprak atılıyor ve çeşitli bitkiler ekiliyor. Çatıya sulama ve drenaj sistemleri kuruluyor ve eğim 35-40 dereceyi geçmiyor.

NOTLAR
» Saçak aynı zamanda kenar anlamına gelen ortak bir Türk kelimesidir.
» Bizde çatıların kenarlarını ifade eden saçak kelimesi, Özbekler’de sofra anlamına gelir.
» Tarih boyunca çatılar, doğal taş, toprak veya bitki gibi malzemelerden yapıldılar.
* Günümüzde cam tavan çatılar ve izolasyon malzemeleri yoğun olarak kullanılıyor.
» Dünyada 8 farklı çatı şekli biliniyor. Ama her fikir kadar farklı çatı üretmek mümkün.
» Çatı bir ortak kültürdür ve o nedenle gelişi güzel yapılmasına izin verilmez.

İNANÇLAR DA, ÇATILAR GİBİ MODERNLEŞTİ Mİ?
Artık plaza çatıları iklim ve malzeme kurallarına bağlı kalmak zorunda değil. Yüksek teknoloji ile donatılmış binalar, su tahliyesinde hiçbir sorun yaşamıyorlar. Peki, iklim etkisini yitirdi, inşaat malzemeleri fark yaratmıyor, ya inançlar? Ya kültür? Son yüzyılda kitle iletişim araçları ve pazarlama kültüründeki gelişmeler insanların özünde inançlarını muhafaza ettiklerini söyleseler de, kültürlerini ve yaşam tarzlarını şekillendirdi. Bunun en belirgin örneği kıyafetlerimiz. Artık bütün dünyada büyük şehirlerdeki insanlar aynı tarz giyiniyor. İşte bu nedenle artık modern şehirlerin
çatılarını kiliseler, camiler, tapınaklar değil plaza çatıları oluşturuyor. Hangi inanca, hangi kültüre geldiğinizi artık merak etmiyorsunuz. Çünkü paranız varsa her şehrin baş tacısınız. O nedenle bir şehre gelirken önce çatılara bakın, şayet orada halen geleneksel bir yapı görürseniz, o şehirde cüzdanınıza güvenmekten vazgeçmelisiniz.

ENERJİ VEREN ÇATILAR
Dünyada birçok şehirde artık çatılar kendi enerjilerini karşılayabilecek şekilde inşa ediliyor. Fotovoltaik güneş panelleri ile kaplanan çatılar evlerin elektrik ihtiyaçlarını karşılayabiliyor. Hatta güneşten elde ettiği enerjiyi etraflarındaki evlere satarak ekstra gelir elde ediyorlar. Türkiye gibi güneş zengini bir ülkede bu, büyük bir fırsat gibi…

Yazı ve Fotoğraf: İlyas Yıldız

*Bu yazı Marmara Life’ın Mart-Nisan 2018 sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın