FUTBOLUN SERASI; ALTINORDU

Türkiye’de futbola dair bildiğiniz her şeyi unutun. Bambaşka bir yapı hayal edin. İyi birey ve iyi futbolcu yetiştiren, onları en iyi şekilde eğiten, en iyi olanakları sunan, gelişimlerini planlayan bir dünyaya “Merhaba” deyin… Futbolun bereketli topraklarına, futbolun ‘huzur yakasına’ hoş geldiniz. Burası Altınordu…Tüketimin en çarpıcı haliyle karşımıza çıktığı, suratımıza adeta tokat attığı farklı bir pencereye, futbola bakacağız.

Türkiye’de Futbol=Tüketim
Türkiye’de futbol denince aklınıza ne geliyor? Geçtiğimiz yıl bu soruyu kendi köşemde kendime sormuş, şöyle bir cevapta karar kılmıştım: “Akılları oyuna güzellik katmaktan çok hakemi aldatmakta olan futbolcular… Kulüplerini ileriye taşıyacak projeler yerine popülizmin çekiciliğine kapılan, oyuncağı haline gelen yöneticiler… Yönettikleri her maçta, maçın önüne geçmeyi bir şekilde ‘başaran’ hakemler… Bitmek bilmeyen, spor programlarının ana konusu haline gelen komplo teorileri. Havaya saçılan milyonlar, hayal kırıklığı yaşayan milyonlar!…” Salt saha içinde dünyayı peşinde sürükleyen bu güzel oyunun sadece can sıkan yönleri var bizim önümüzde. Büyük resim ise tek bir kelimeyle özetlenebilir: Tüketim…

Elde Var Hüsran
80 milyonluk genç nüfusu, modern tesisleri, Avrupa çapında statları ile gururlanan bir ülkede, bu oyunun ana aktörünü unutmuş gibiyiz. Futbolcuyu… Almanya’daki 15 milyon gurbetçiden adeta futbolcu fışkırırken, biz 80 milyon içinde A Milli Takım formasını ‘tartışmasız’ teslim edeceğimiz 11 ismi bulmakta zorlanıyoruz! Yabancının serbest olduğu ligimiz, Avrupa’nın en yaşlı yabancıları ile dolup taşarken, sahaya çıkan 11’ler içinde Türk oyuncu bulmak özel çaba gerektiriyor. Peki, üretimi böylesine kenara koymuşken, ‘hazır oyuncu’ peşine düşmüşken elde edilen başarı ne? Koskocaman bir hiç! Dünya Kupası’na son olarak 2002’de katılan, 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda attığı goller yerine prim skandallarıyla damga vuran bir Milli Takım var elimizde. Abdullah Avcı ile, Guus Hiddink ile, Fatih Terim ile deneyip beceremediğimiz “Gelecek 10 yılın Milli Takımı’nı yaratma” çabalarını bu kez Mircea Lucescu ile tekrarlıyoruz. Kulüplerimiz zaman zaman elde edilen başarıların dışında Avrupa’da elle tutulur noktalara gelmekten uzak. Ancak başta büyükler olmak üzere borç yükü her geçen gün artıyor. Yayın gelirlerinin son 20 yıldaki artış eğrisine karşın, borçlar daha da yüksek bir hızla büyüyor.Üstelik, bu tüketim çılgınlığı yalnızca futbol ile de sınırlı değil. Basketbolda da özellikle oyuncu yetiştirme konusunda aynı sıkıntılardan söz etmek mümkün. Peki çözüm ne? Tek kelime ile üretim…

Türkiye’nin “Altın” Ordusu
Türk sporunda günü yaşayan, yarına dair pek bir planı olmayan, futbolun üretim yönüyle pek de ilgilenmeyen kulüpleri saymaya kalksak, herkes bir isim ortaya atabilir. Ancak son 2-3 yıldır Türk futbolunda ‘üretim’ deyince akla gelen isim tek: Altınordu… Türk futbolunun mevcut fotoğrafıyla yanyana konulduğunda “Yok artık” denile hayallerle yola çıkan bir kulüp canlandırın gözünüzde. Tamamı Türk oyunculardan oluşan bir kadroyla mücadele eden, o kadrosuyla son iki yılda iki kez Süper Lig’in eşiğine kadar gelen… Bir gün tamamı Türk oyunculardan kurulu bir kadroyla Süper Lig’de yer almayı hedefleyen… Türk gençlerinin yeteneğine inanan, iyi eğitildiğinde Avrupalı rakipleriyle başa baş mücadele edebileceğini anlatan… Benim deyimimle “Futbolun Huzur Yakası” olan bir kulüp Altınordu… İzmir’de herkesi şaşkına çeviren bir proje ile yola çıktığında “Türkiye’nin Altınordu’su” sloganını benimseyen ve kısa sürede tüm spot ışıklarını üzerinde toplamayı başaran bir kulüp.

Futbolun Don Kişot’u
Gelelim bu projenin ortaya çıkış öyküsüne. Daha doğru ifadeyle, bu peri masalının baş aktörüne… Altınordu Başkanı, kendi tanımlamasıyla Altınordu Yeddi Emini, Seyit Mehmet Özkan’a. Bucaspor’da başlayan bir hikâye onunki. İzmir’in Sarı-Lacivertli kulübünde harika bir altyapının temellerini atan, sonrasında yönetim ile anlaşmazlığa düşünce Altınordu’yu şirketleştirip hayallerinin peşine düşen bir adam Özkan. Kendi deyimiyle futbolun Don Kişot’u… Ya da futbolun bahçıvanı… Önce Türkiye’de futbola bakışın fotoğrafını çekiyor. “Herkesin tüketimin peşinde koştuğu, sonuçlara odaklandığı, yalnızca haftanın bir günü 2 saatlik bir heyecan olarak gördüğü bir dünyada, biz geriye kalan 6 gün, 22 saate talibiz. Futbolun bahçıvanı olarak Türk gençlerine güveneceğiz, eğiteceğiz, üreteceğiz” diyerek çıkıyor yola. Bugün gelinen noktada da Altınordu’yu ‘futbolun serası’ olarak niteliyor.

Çocukluktan Başlayan Hayal
Bir kere altına not düşmekte fayda var. Eğer yolunuz Seyit Mehmet Özkan ile kesişirse, kendisiyle bir futbol sohbetine oturursanız ağzınızdan çıkacak son kelime ‘Başkan’ olsun. Zira, bu söylemi hiç sevmiyor. Olabildiğine doğal, olabildiğine açık sözlü bu futbol aşığına hitap ederken ‘ağabey’ ya da ‘Mehmet Bey’ demeyi tercih edin. Öyle bir futbol sevdası ki onunki, başlangıcı çocukluk yıllarına dayanıyor. Bir başka ifadeyle, futbolcu olma şansı bulamayan bir çocuk, büyüyor ve kendini binlerce gence futbol oynama imkanı vermeye adıyor. Tornacı Kenan Usta’nın oğlu Seyit Mehmet Özkan… Baba olanlar bilir. Her baba, kendinde eksik olanı, içinde ‘uhde’ olarak kalanı yüklemek ister evladına. Kenan Usta’nın da yıllardır eksikliğini hissettiği şey eğitim. Oğlu, topuyla uyuyacak kadar futbol hastası olsa da her defasında okulu işaret ediyor Kenan Usta. Bir gün cebinden bir kalem çıkarıyor ve “Beni hep bununla yendiler, bu kalemi öğreneceksin” diyor. Yetmiyor, oğlunun Kalespor’da antrenmanlara başladığını öğrenince soluğu kulübün sorumlusunun yanında alıyor. “Bu kulübe yöneticiler ne kadar veriyorsa, ben daha fazlasını veriyorum. Mehmet’i serbest bırakın” diyor, 5 bin lirayı da masaya bırakıp kestirip atıyor. Ve Mehmet Özkan, o günlerde veriyor kararını. Annesine söylediği, “Babam bana top oynatmıyor. Anca ben bir gün çok zengin olup tüm çocuklara futbol oynatacağım” sözü de bugünlerin habercisi oluyor.

2012’de Başlayan Peri Masalı
Altınordu’nun 2012 yılında şirketleşmesi ve Seyit Mehmet Özkan ile yepyeni ufuklara yelken açmasında anahtar kelime altyapı tabii ki. 6 yıl gibi bir sürede, Fenerbahçe’nin seçim sürecinde ülkenin en önemli iş insanlarından Ali Koç’un her fırsatta örnek gösterdiği bir projeden söz ediyoruz. Özkan, yola çıktığı gün bir şeye inanıyor. Türk gençlerine fırsat verildiğinde, iyi eğitim olanakları sağlandığında çok başarılı olmamaları için hiçbir sebep yok. Seyit Mehmet Özkan, Türkiye’deki futbolun fotoğrafını da şu sözleriyle çekiyor: “Ben 10 yıl önce, bu toprakların çocuklarına yatırım yapılmadığını, imkân sağlanmadığını, onlara tahammül gösterilmediğini düşünerek futbola yatırım yapmaya karar vermiş bir Don Kişot’um. Çünkü kimse yapmıyor bu işi. Zaten benim baktığım pencereden ülke futbolunda üretim olmadığı gözüküyor. Karşımıza çıkan oyuncuları dağda açan kardelen çiçekleri gibi düşünün. Onlar kendiliğinden çıkıyor. Türkiye’de bir futbolcu ancak 25 yaşından sonra kendini buluyor, oyun bilgisi gelişiyor ve profesyonel anlayışına hâkim oluyor. Kim çok oynarsa gelişiyor, kim oynayamazsa geride kalıyor. Halbuki 5-6 yaşından itibaren çocuklara yatırım yapılsa, istenen çıta 20’li yaşların başlarında yakalanır. O nedenle bizim mutlaka yatırım yapmamız gerekiyor.”

Tavuğundan İneğine Doğallık!
Bunu yapıyor da Altınordu, kulübün tesislerinden içeri girdiğinizde, “Yok artık” diyeceğiniz şartlar karşılıyor sizi… Avrupa’nın elit kulüplerini kıskandıracak çim sahaları, pas duvarlarını, yatakhaneleri, yemekhaneleri, konferans salonunu bir kenara bırakın. Burada hayatı tüm doğallığıyla yaşıyor Altınordu forması giyme şansına sahip olan gençler. Yumurtasını tesisin içindeki tavukların altından alıyor… Sıkı durun, sütünü tesisteki inekleri sağarak içiyor. Hayallerinizi zorlayın… Yemek mönüleri, sporcuların alacağı besinleri hesaplayan diyetisyen tarafından belirleniyor. Sporculara özel öğretmenler tarafından ders veriliyor, İngilizce öğretiliyor. Tek kelime ile burası bir hayal dünyası…

Onlar Sadece Başlangıç
Sonuçta ne mi oluyor? Türkiye’nin altyapılardaki en başarılı takımı ortaya çıkıyor, Altınordu projesi, Türkiye’de herkesin gıpta ile baktığı bir noktaya geliyor, İzmir’in bu köklü kulübü kısa sürede Avrupa’da ses getiren iki yıldızı piyasaya sürmüş olmanın gururunu yaşıyor. Bunlardan birisi Roma forması ile göğsümüzü kabartan Cengiz Ünder, diğeri Freiburg ile Almanya’da çok başarılı bir performans ortaya koyan, Arsenal’in gözdesi haline gelen Çağlar Söyüncü. Aynı zamanda A Milli Takım’ın da formasını giyen bu iki filiz, Altınordu’nun bundan sonra Türk futboluna kazandıracakları için bir başlangıç sadece.

Transferde Seçicilik Esas!
Burada bir noktanın daha altını çizelim. Altınordu’dan bunca emekle, çabayla yetişen oyuncularını transfer etmek öyle kolay değil! Bu iş sadece parayla olmuyor! Zira takımdan ayrılacak oyuncunun gideceği takım, o takımın genç oyuncu kültürü, antrenörünün genç oyunculara şans verip vermemesi de çok önemli faktörler… Bu nedenle oyuncusunu gönderirken de kulüp seçiyor Altınordu. Türkiye’de genç oyuncuları parlatma konusunda sicili pek parlak olmayan 3 büyüklerin şansı az mesela! Cengiz Ünder’in Abdullah Avcı gibi gençlere önem veren, şans tanıyan, geliştiren bir antrenörle çalışması, Başakşehir’deki performasının ardından Roma’nın yolunu tutması sürpriz mi sanıyorsunuz. Hayır, bunlar Altınordu’nun doğru belirlediği stratejinin ürünü. Tıpkı takımdan ayrılan her oyuncu için ‘bir sonraki satışından kar payı’ anlaşmasının sözleşmelerin ayrılmaz bir parçası olması gibi!

NOTLAR

Önce İyi Birey Sonra İyi Futbolcu
2012 yılında şirketleşen ve kısa sürede Türkiye’de ‘örnek proje’ haline gelen Altınordu’nun misyonunu sadece ‘futbolcu yetiştirmek’ olarak düşünmeyin. Zaten tesislerden içeri girdiğiniz zaman kulübün sloganını gördüğünüzde, resmin çok daha büyük olduğunu anlıyorsunuz. Slogan her şeyi özetliyor: İyi birey, iyi vatandaş, iyi futbolcu… Kulübün internet sitesinde de bu kavramların detayları çık ıyor karşınıza. İyi birey olmanın alt başlıklarında adalet, alçak gönüllülük, dürüstlük , güler yüz, tatlı dil, konukseverlik, saygı, sevgi ve yardımseverlik yer alıyor. İyi vatandaşlığın gereklilikleri olarak duruş, empati, farkındalık, paylaşmak, ölçülülük, vefa ve yurtseverlik sıralanmış. İyi futbolcu olarak profesyonelliğe geçiş yapanların ise bilinç, cesaret, ciddiyet, coşku, çalışkanlık, dayanıklılık, dayanışma, inanç, gelişim, gurur, tempo ve uyum gibi kavramlara sahip olması hedefleniyor.

Farkı Felsefede Başlıyor
Altınordu’yu diğer kulüplerden ayıran unsurların başında felsefe geliyor. Futbol altyapılarında hedef genelde “Bir an önce futbolcu yetiştirelim, A takıma gönderelim, oynatalım, satalım” olur. Oysa, Altınordu’nun kurumsal internet sitesinde girip, vizyon bölümüne baktığınızda “Bu toprakların çocuklarına spor yaptırmak, sportmen bireyler olmalarına katkı sağlamak ve içlerinden seçilmiş ‘doğal’ yetenekli olanlarına, ‘ileri futbol eğitimi’ vererek onları üst düzey kalite ve kapasitede ‘gerçek’ profesyonel futbolcular olarak yetiştirmek ” ifadesi çıkıyor karşınıza. İnsan şaşırıyor. Türkiye’nin futbol iklimini düşündüğünüzde mobil telefonla yeni tanışmış bir ülkeye IPhone X’den söz etmek gibi bir şey sanki! Daha kısa anlatalım. Antrenman sahasına adım attığınızda koskocaman bir tabela karşılıyor sizi. Üzerinde ne mi yazıyor? Sizi buraya getiren yeteneğinizdir. Burada tutacak olansa karakterinizdir!

A Takımı İzlemeyen Başkan
Takip edenler mutlaka öğrenmiştir. Seyit Mehmet Özkan için A Takım maçları pek çekici değil! O’nu daha çok altyapı takımlarında yetişen, Altınordu fabrikasının ürünü olan ‘evlatları’ ilgilendiriyor. Herkesin A Takım maçını izlediği yerde, Özkan’ı U19 ya da U17 takımın mücadelesini takip ederken görüyorsunuz! A Takım, çoğunluğu altyapıdan yetişen oyunculardan kurulu hale gelene dek sürecek bu tablo. Çünkü Özkan’ın gözünde A Takım çoğunluğu ‘gelip geçici’ oyunculardan kurulu şu an. Ne zaman A Takım, Özkan’ın evlatları ile sahaya çıkacak, o zaman başkan tribünde keyifle yerini alacak.

*Altınordu farklı bir dünya. Kulübün 5 yıldır organize ettiği U12 İzmir Cup da öyle… Futbolun güzelliğine gönül vermişler için muhteşem bir dünya. Henüz çocukluktan yetişkinliğe yeni adım atan saf yetenekleri izlemek, onların mücadelesine tanıklık etmek gerçekten paha biçilemez bir keyif.

Yazı: Hasan Ercazip

*Bu yazı Marmara Life’ın Temmuz – Ağustos  2018 sayısında yayımlanmıştır. 

Bir Cevap Yazın