3,2,1 ON AIR

Çalışırken, yürürken, bir yerden bir yere yolculuk ederken ama özellikle trafikte kaldığımızda; herkesin yaptığı bir şey var; radyoyu açmak…

Bundan birkaç yıl öncesine bakıldığında yalnızca işitsel duyuya hitap eden bir iletişim aracı olan radyo, şimdilerde hem işitme hem de görme duyusuna ulaşabilen bir araç haline geldi. Radyocuları sadece sesini duyduğumuz zamanlarda tanıdığımız günler, gelişen teknolojiyle birlikte geride kaldı. İnternet kullanımının yaygınlaşması ve sosyal medyanın hayatımızın her alanına dahil olması, artan teknolojik imkânlar derken yok olması beklenen radyo ve radyoculuk mesleği günümüzde imkânlarına imkân katarak rüzgârı arkasına almayı başarmış durumda. Biz de hem geleneksel radyoculuğun nereye doğru evrildiğini hem de radyo stüdyosunun nasıl bir yer olduğunu merak ettiğimizden; 24 yıldır bu mesleği yapan radyocu Cem Arslan’la keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

365 GÜN 24 SAAT BOYUNCA HAZIRLIK
Medya kariyerine 1992 yılında Atv ekranlarında başlayan Cem Arslan, radyoculuğa başlama hikayesini ise şöyle anlatıyor. “Radyoculuğa 1994 yılında başladım. O zamanlar Türkiye’de özel radyo yayıncılığı çok yeniydi ve oturmuş bir yayın sistemi yoktu. Sponsorlar, reklamlar, milyon dolarlar ya da reyting için yapılan acımasız savaşlar başlamamıştı. Etrafımda beni tanıyan kıymetli insanlar, muhabbetimin radyoculuk  yapabilecek kıvamda olduğunu ve ses tonumun bu işe müsait olduğunu söyledi. Uzun süre bu işi yapıp yapamayacağımı düşündüm, denemeye karar verdim ve ilk programımdan sonra anladım ki bu iş hakikaten de benim yapmam gereken bir işmiş.” Best FM’de sabah 07.00-09.00 saatleri arasında “Gazoz Ağacı”, 18.00-20.00 arasında da “Gazor” programlarını yapan radyocu Cem Arslan, günde 4 saat yayın yapmak için yalnızca yayın öncesinde hazırlanmanın doğru olmadığını söyleyerek, 365 gün 24 saat boyunca kafasında notlar aldığını ve programlarına hazırlandığını belirtiyor. “Programlarım için insanların anladığı şekilde bir hazırlık yapmıyorum. Reklam ve spot çalışmalarından bahsetmiyorum, onların teknik bir alt yapısı var fakat programda ne konuşacağıma dair somut bir hazırlığım olmuyor. Dediğim gibi ben 365 gün 24 saat kayıttayım ve kafamda devamlı bir bilgi, görüş, yorum biriktiriyorum. Ama şu notu şu yayında diğerini bir başkasında kullanacağım diyemem. Bazen dinleyici mesajıyla bazen konunun yol haritasına göre çıkarıp kullanıyorum. Radyoculuk bir yandan sürekli hazırlık halinde olduğunuz, bir yandan da hiç hazırlık yapmadığınız bir meslek aslında. Dinleyici, gündem, konunun konuyu açması durumu bu yol haritasını yönlendiren en önemli etmenlerden. Bazen eldivenle başlayıp merdivende bittiği oluyor. İnsanlar da bunu seviyor zaten, bizim işimizin en önemli mevzusu konuları açmak ve o konulara dair farklı pencereler aralamak, tabii bu sırada da kontrolü kaybetmemek. Zaten bu meslekte  sokakta, sizi dinleyen insanların hayatında bir karşılığı olmalı.”

GAZOR; TEK KİŞİLİK HALK KAHRAMANI
Yayın saati yaklaştığında birlikte stüdyoya giriyoruz, reji ekibiyle karşılaşmayı beklerken Cem Arslan Gazor’u başlatıyor. Editörlüğünü Fatih Çağdaş’ın yaptığı programlar için tek başına bir ekip olduğunu söyleyen Arslan “Programı derleyen, toplayan, çok değerli dokunuşları olan bir editörümüz var fakat geri kalan her şeyi ben yapıyorum. Genelde başarılı radyocu arkadaşlarıma da bakarsanız çoğu stüdyoyu ve içerisindeki teknik ekipmanı da kendisi kullanan insanlardır. Elbette yardım alırlar fakat genel anlamda ne zaman efekt gelecek ne zaman şarkı başlayacak ne zaman fon müziğine ihtiyaç var hepsini kendi belirler. Programcının bütün bunları kendi tayin etmesi daha başarılı bir işitsel zenginlik ortaya koyar. Saniyelerden bile daha kısa sürede bir şeyleri düşünüp karar vermeli ve uygulayıp yayına sokmalısınız. Programı yapan kişinin hangi tuşa dokunması gerekiyorsa ona dokunması, her şeyin elinin altında olması lazım. Yayıncılıkta durağan ve tek bir konudan bahsetmeyen bir şey yapıyorsanız, işin karmaşıklığının artması ile çalışan insan sayısının artması doğru orantılıdır. Daha spesifik olan yayınlar için reji ile çalışmak mümkündür fakat bu benim programım ve buna benzer programlar için pek doğru değil.”

SES VAR, GÖRÜNTÜ DE VAR!
Gelişen teknoloji ile medyada var olan kaynaklara daha kolay ulaşma ve bunu istediğimiz zaman yapma imkânı bize sunulduğundan beri televizyonla birlikte radyonun da rafa kalkacağı söylenmekte. Fakat radyo ve radyo yayıncılığı teknolojiyi arkasına alıp gelişerek yoluna hızla devam ediyor.Sosyal medyada başlayan canlı yayın özelliği ile önceden yalnızca sesini duyduğumuz radyocunun artık nasıl bir ortamdan yayın yaptığını, en önemlisi de kime benzediğini görebiliyoruz. Geliştirilen aplikasyonlarla radyo yayınlarına sadece radyodan değil telefon, bilgisayar, tabletlerimizden de ulaşabiliyor ve karasal yayınlara bağlı kalmadan dilediğimiz yerden dinleyebiliyoruz. Arslan bu konu ile alakalı “Canlı yayın yapmaya başlamamızla birlikte dinleyiciler duydukları sesin nasıl bir ortamdan ve nasıl bir mekanizmayla onlara ulaştığını görebiliyor. 24 yıldır yayın yapıyorum, önce CD, Winamp, Flash Memory derken şimdilerde telefonlar inanılmaz bir hal aldı ve herkes radyonun bitmesini bekliyordu. Ancak radyo kuvvetlenmeye devam etti, bu durumu karasal yayından internet yayınına kaydırarak teknolojinin gücünden faydalandı. Dinleyicilerimizin yüzde 50’si bizi aplikasyondan dinliyor. Radyoculuk iç etiği açısından, geleneksel radyoculuğa bağlılık devam ediyor, fakat tekniği üzerine hep ilaveler geliyor. Teknolojiye ayak uyduramaz denilen radyoculuk, kitlesini genişleterek daha da kuvvetleniyor aslında. Hele de televizyonla kıyaslayacak olursak günümüze en iyi entegre olmuş mecra radyo diyebiliriz. Çünkü teknolojisiyle birlikte içeriği de genişliyor. Eskiden bir müzik çalarken diğer müziğe geçiş arasında efekt kullanmak bile üstün bir teknoloji gerektirirken şimdilerde aynı anda birkaç kişinin konuşabildiği, hem yardımcı hem ana şarkıyı birden verebildiğiniz, reklamları, diğer kayıtları yayına dahil edebildiğiniz bir stüdyo ortamına sahibiz. Bu da zengin işitsellik sunuyor. Zengin işitsellik de dinleyicinin ilgisini artırıyor, radyonun canlı kalmasını sağlıyor.” diyor. Radyoculuk mesleğinin riskli yanını sevdiğini söyleyen Cem Arslan, “Bir işin riski ne kadar fazla ise güzelliği de o kadar fazladır bence. Risk faktörü adrenalin, melatonin hormonlarını artıran bir şey bu nedenle sizi hep uyanık tutuyor. Risk azaldığında ise monoton bir iş çıkıyor ortaya, bu da çok tercih edilir olmuyor bana göre.” diyor. Biz de stüdyodan çıktığımızda gerçekten kendimizi saate rağmen daha enerjik hissediyor ve radyolarımızı açıp eve doğru yola koyuluyoruz.

NOTLAR

“Türkiye Medyasının Kalın Duvarları Vardı”
“Çocukluğumdan beri medyaya ilgim vardı fakat ben çocukken TRT tek kanaldı. TRT’nin o kadar kalın duvarları vardı ki hayaller kursanız bile hevesiniz kursağınızda kalırdı. O dönem Türkiye’sinde ve medya yapılanmasında o duvarları aşmak çok zordu, ben de çok çaba göstermedim.Fakat daha sonra dışarıdan aldığım tavsiyelerle kendimi bu mecrada buldum. Teorik olarak iletişim üzerine ders almadım ama 7 yıla yakın bir süre üniversitelerde ders verdim. 24 yıllık tecrübemden dolayı radyo programcılığı konusunda üniversitelerden talepler geldi ve çeşitli atölye çalışmaları,haftalık dersler yaptık.”

Taşınabilir Yayıncılık; Podcast
Son yıllarda Türkiye’de de yaygınlaşmaya başlayan Podcast, dijital yayınları internet üzerinden indirerek offline dinlemenizi sağlayan bir aplikasyon. Cep telefonlarında ve tabletlerde çokça tercih edilen bu uygulamanın içeriğinde üye olan kanalların ses kayıtları halindeki yayınları bulunuyor. Radyo programlarının kayıtlarını, çeşitli ders notlarını hatta yabancı dil öğrenmenize yardımcı olacak kayıtları App Store ya da Google Play üzerinde indirebileceğiniz uygulama ile cebinizde ya da çantanızda taşıyabilirsiniz.

Türkiye’nin Özel Radyoları
Türkiye’de radyoculuğun başlaması 20’li yılların sonlarına doğru gerçekleşse de özel radyo kanalları 90’lı yıllarda ivme kazanmaya başlamıştır. İlk özel radyo kanallarının açılması ise kronolojik olarak şu şekildedir;
1. Kent FM (4 Haziran 1992)
2. Genç FM (1992)
3. Metro FM (14 Temmuz 1992)
4. Süper FM (28 Ağustos 1992)
5. FM İzmir 101 (Aralık 1992)
6. Number 1 FM (1992)
7. Best FM (1993)
8. Radyo Mega (1994)
9. İstanbul FM (2 Eylül 1995)

NOT
Radyoculuk Avrupa’da 1910’larda telsizle başladı. 1921 yılında da Türkiye’ye Fransızlardan geçti. 1923 yılında İstanbul Üniversitesi öğrencileri, okullarının bodrum katında deneme yayını yaptılar. 1925 yılında telsiz vericileri kurulmaya başlandı. İstanbul Radyosu da 6 Mayıs 1927 günü Eşref Şerif Bey’in “Alo alo muhterem Sami’in, burası İstanbul telsiz telefonu…” anonsuyla yayınına başlamış oldu. İşte bu tarih, Türk radyoculuğunun başlangıç tarihidir…

Yazı: Dilara Özdeş/ Fotoğraf: Yağız Karahan

Bu yazı Marmara Life 2018 Eylül- Ekim sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın