Elena Polyakova -Ultramaraton

Bir Ultra Maratoncunun Gözünden, KOŞMAK!

Her yönüyle ele alındığında koşmak ilk çağlardan beri insanlığın en temel hareket etme şekillerinden biri ve kendine özgü bir kültürü var. Bu kültürün bayrağını taşıyan ve dünyanın birçok yerine ulaştırmayı başaran Elena Polyakova ile koşu sporunu, ultra maraton koşmanın zorluklarını ve keyifli yanlarını konuştuk.

Elena Polyakova’nın ailesinde sporcu yok, spora ilgi duymasının nedeni doğuştan ilgi ve hocasının teşviki. Hobi olarak koşmaya başlamasının ardından 2006 yılında ilk yarı maratonu tamamlıyor ancak sonrasında geçirdiği kaza hayatında bir dönüm noktası oluyor. Bileğindeki kırık nedeniyle 3 ay hareket edemiyor, lakin çok daha yüksek bir motivasyon ve başarma azmi ile yeniden koşmaya başlıyor. Herkesin takdir ettiği başarılara imza atan Polyakova, en zorlu parkurları içindeki koşma aşkı ile gerçekleştiriyor. Ve bu aşk onu çok kısa bir zamanda Türkiye’nin önde gelen ultra maratoncularından biri yapıyor.

Bize kendinden bahsedebilir misin? Koşu ile nasıl tanıştın ve disipline oturtmayı nasıl başardın?

Rusya’da doğdum. Çocukluğumu küçük bir kentte geçirdim. Sporla tanışma hikâyem küçük yaşta başladı, hareketli bir çocuktum ve koşmayı çok seviyordum, yaşadığım sokakta arkadaşlarımla sürekli koşup yarışıyorduk. Okulda en sevdiğim ders beden eğitimiydi ve dört gözle beklediğim ise disiplin kros koşularıydı. Beden eğitimi hocamız beni okullar arasındaki yarışa davet etti, o yarışta benden beklenen performansı gösteremedim ve o kadar yorgundum ki eve gelir gelmez yatağa uzanıp sabaha kadar uyudum. O dönem yarış etkinliklerine pek ısınamadım. Aradan birkaç sene geçince okulun son senelerinde yoğun bir şekilde derslere çalışıyordum ve askeri temalı bir oyunda yer alıyordum. Derslerden önce çok erken saatlerde koşmaya başladım. Hocam bu disiplinli çalışmalarımı görünce beni okul takımına alıp yarışa davet etti, oradan madalyalar ile dönünce yarış hayatım başladı. Aynı zamanda vücut geliştirme yapıp oturduğum şehirde kupa kazandım. İki spor arasında seçim yapmak zorunda kaldığımda ise koşuyu seçtim. Okulun son sınıflarında kendimi askeri veya spor akademisinde görüyordum ama sonunda kendimi Moskova Pedagoji Devlet Üniversitesi’nde buldum ve bu konuda hiç pişman olmadım. 5 sene fizik ve İngilizce okudum, okulda stajyerlik yaptım. Bu noktada pedagoji kariyerim tam başlamadan bitti, kendimi Belek’teki 5 yıldızlı otelde çalışırken buldum ve senelerce turizm sektöründe kariyer yaptıktan sonra 2011’de mesleğin değişim zamanı geldiğini hissettim. Antalya’dan İstanbul’a taşındım. Bence insan mutlaka sevdiği işi yapmalı, ben de şimdi onun peşindeyim, koşuyorum ve aynı zamanda inspiredbyrun isimli markamı kurup spor takıların tasarımlarını yapıyorum. Koşu aşkı ise her daim vardı, 2006 yılında ilk yarı maratonu, 2007 yılında ilk maratonumu ve 2011 yılında ilk patika ve aynı zamanda ilk ultra maratonumu koşup senelerce turizmde başarıyla kurduğum kariyerimi bırakıp başka bir yol çizmeye başladım. Başladığımdan beri 38 ultra maraton bitirdim. Koşu olmadan artık hayatımı düşünemiyorum; zaten en parlak fikirler koşarken aklıma geliyor.

EĞLENCE BAŞLADI!

Ultra maraton koşmaya ne zaman ve nasıl karar verdin?
2011’de Runtalya’da bana verilen çantada Likya Yolu Ultra Maratonu (LYUM) broşürünü gördüm ve benim hayatımı değiştirebileceğini işte o an hissettim. Aslında bu işlerin içinde mutlaka mistik bir hava olduğunu düşünmekteyim, çünkü her zaman yarışlarda verilmiş olan broşürleri hemen atıyordum ama LYUM broşürünü sakladım. O arada taşındım ve taşınmama rağmen yine de broşürü atmayıp ofisime götürdüm ve her gün bakıp acaba katılabilir miyim diye düşünüyordum. Temmuz ayında Çıralı’yı ziyaret ettim ve orada ‘Likya Yolu’ tabelalarını görünce bunun da bir işaret olduğunu anladım ama yine da şüphelerim vardı. O kadar zor bir koşuyu başarabilir miydim acaba? Hem korku hem de heyecan içinde organizasyona mail atmaya karar verdim ve onların cevaplarına göre harekete geçeceğimi düşündüm. Bu arada arkadaşlarım bu projeyi çılgınlık olarak gördüler. Organizasyonun ve eski katılımcıların fikirlerini dikkate alarak katılmaya karar verdim. Ve eğlence başladı! Antrenmanlar, malzeme araştırmaları. Bütün izin günlerimi malzeme alarak geçiriyordum. Benim içimde sürekli ‘bir yarışçı’ yaşadığı için çok ciddi antrenmanlara başladım, her gün koşmaya çalışıyordum ve yarışa 1 ay kala haftalık koştuğum mesafe 150 km’yi aşmıştı. Antrenmanları arazi, plaj, kum gibi zorlu parkurlarda yapmaya çalışıyordum. Bir kez Belek’ten Antalya’ya koştum. Aslında ne kadar çok hazırlık yaparsam o kadar kolay yarışta koşacağımı düşünürken kendi kendimi ikna etmeye çalışıyordum, çünkü bazı günlerde hazırlık yapmak çok zor geliyordu. Erken kalkmak veya yoğun çalışma gününden sonra antrenman yapmak yorucu geliyordu, kendimi motive etmek için bazı uzun ve zorlu koşulardan sonra kendimi pizzayla düllendiriyordum. Haftada 3-4 kez sırt çantasıyla koştum, içine mutlaka birkaç şişe su ve ağır kitaplar koyuyordum. İlk çantalı koşu esnasında bacaklarım zor hareket ediyordu ama yine de alıştım, başka çare yoktu. Malzeme seçerken en hafif olanları tercih ediyordum çünkü hepsini yarış boyunca sırtımda taşımak zorundasın. Malzeme peşindeyken Antalya’da koşturuyordum, arayış Antalya’nın dışına bile çıktı, bazı malzemeleri Rusya’dan ve İstanbul’dan sipariş ettim. Beni dışarıda görenler bir kale fethetmeye gidiyor sanıyorlardı. Hayatım artık LYUM’un etrafında dönmeye başladı. Ofiste sürekli konuşmalar koşu hakkındaydı ‘artık git de gel’ deniyordu. Koşarken ayların nasıl geçtiği anlayamadım. Ve yarış başladı! Benim için başlangıç biraz zor oldu çünkü ilk etapta dağlarda koşmaya başladık ve hemen çıkışa geçtik, yukarıya çıkarken bu yarış nasıl bitecek diye düşünürken iniş başladı ve kendimi inanılmaz mutlu hissettim. Her çıkıştan sonra keyifli yapacağım inişleri düşünerek koşudan keyif almaya başladım, zaten o kadar eşsiz doğanın içinde mutlu olmamak imkânsız. Turkuaz ve safir renkli deniz, zümrüt yeşillik, gümüş dağlar. İlk etabın finişine ulaştığımda kendimi dünyanın en mutlu insanı hissettim ve artık bu iş olacak dedim kendime. Aklıma yaptığım hazırlıklarım ve çabalarım geldi, kesinlikle değdi, en küçük bir şüphem bile yoktu. O kadar hazırlık yaptıktan sonra sadece koşmak ve keyif çıkartmak kaldı. Bir hafta boyunca her gün birbirinden güzel ve zorlu parkurlar, her akşam çadıra ulaşmak ve çok sevdiğim insanlarla sohbet etmek keyifliydi. Ve nihayet finiş çizgisi, hayatımda en güzel anlarımdan birini yaşadım ve zor ama aynı zamanda zevkli ve mukemel bir hafta geride kaldı. İnanılmaz bir deneyim. Sonra kendimi artık durduramıyordum: Atakama Çölü Ultra Maratonu  (6 etap, 250 km) 2012, İznik Ultra Maratonu (126 km) 2012, Uluslararası 2. Çekmeköy Ultra Maratonu (60 km) 2012 ve Runfire Cappadocia Ultra Maratonu (6 etap, 244 km) 2012.

BAŞARMAK İSTEYEN İÇİN KESTİRME YOL YOKTUR!

Ultra maratonun normal maratondan farkı nedir?
Maraton 42 km 195 m. Ultra maratonlar ise bu mesafeler üzerinde koşuluyor, farklı mesafeler mevcut 50 km-100 km-170 km hatta 340 km ve onun üstünde rakamlar olabilir. Tek etaplı ultra maratonlar var, tek seferde startı alıp finiş çizgisine ulaşıyorsun ve aynı zamanda etaplı ultra maratonlar var, birkaç gün sürer (genelde bir hafta) ve her yeni gün yeni bir start, yeni bir yarış ve yeni bir finiş çizgisi demektir. Ultra maratonlar farklı yerlerde farklı zeminlerde koşulabiliyor, şehir içinde, parklarda ya da arazide, çöllerde ve dağlarda. Benim tercihim doğada koşmak çünkü o zaman kendine doğru en keyifli yolculuk yaşıyorsun.

Yanınıza neden 10 kiloluk bir sırt çantası alıyorsunuz?
Çoğu yarışlarda etap boyunca taşıdığımız zorunlu malzemeler vardır. Mesela etaplı ultra maratonlar birkaç gün sürer ve bütün yiyeceğiniz, giyeceğiniz, uyku tulumunuz ve kullandığınız malzemeler sırt çantanızda. Genellikle 10 kiloluk bir çanta oluyor. Koştukça hafif çantalar yapmayı öğreniyorsunuz. Ekipmanı daha hafif seçmeyi ve dengelemeyi başarıyorsunuz.

Sporun ve maraton koşmanın sana kattığı değerler neler? Maraton’a hazırlanırken nelere dikkat ediyorsun?
Koşmak özgürlük hissettiriyor. Koşarken kesinlikle daha mutlu, mesut oluyorum. Koşu antrenmanları, bisiklet, güçlendirme hareketleri ve dinlenme hepsi bunun bir parçası. Beslenme bu süreçte çok önemli herhangi bir diyet uygulamıyorum, her şeyden azar azar yiyorum. Bol meyve, sebze ve su tüketiyorum. Dengeli besleniyorum, normalde ne yiyorsam onu yiyorum. Bedenimi şoka uğratacak diyetler yapmıyorum. Zemin, parkur ve yarışın geçeceği irtifaya göre farklı güçlendirme hazırlıkları yapıyorum.

KOŞMAK HAKKINDA HER ŞEY

Koşarken sadece yarışmıyorsun. Doğanın ve şehrin içinde özgürsün, koşarken gördüğün ve seni en çok etkileyen yer neresi?
Türkiye’de en sevdiğim yerlerden biri benzersiz Kaçkar Dağları, masalsı Kapadokya, zümrüt yeşili ve turkuaz renkli Likya Yolu. Yurt dışında ise Atakama Çölü, Sahra Çölü, Alp Dağları, Zugspitze Dağı, Kanarya Adaları ve Pireneler akılda kalıcı güzellikteydi. Koşmanın en güzel yanı da tam olarak bu; özgür ve güçlü olduğunu, başarabildiğini hissetmek. Bir de bunu eşsiz doğanın içinde yapmak inanılmaz bir deneyim.

Türkiye’de koşu sporunun durumu ve geleceği hakkında ne düşünüyorsun?
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de koşu gelişiyor. Özellikle son 3 yıl içinde önemli bir büyüme olduğu gözle görülüyor. Ancak başlangıç noktamız geride olduğu için henüz dünya standartlarının uzağındayız. Düzenlenen yarış sayısındaki artış da bu büyüme ile paralel hatta belki daha da ileride.

Bu koşulara kimler katılabiliyor?
Ultra maratonlar için sağlık raporu vb. prosedürler var tabii ki. Bu mesafeleri koşan bizim gibi insanların doğuştan gelen genetik avantajları olmadığını, bilinçli ve kademeli şekilde kendini geliştiren herkesin ilk başta imkânsız olarak gördüğü hedeflerin  ulaşabileceklerini,  kestirme yol aramadan, başarmak için mücadele  etmeleri gerektiğini söyleyebilirim. Pek çok insan bunu yapabilecek kapasitede olduğu halde korkuyor. Bedenimizdeki potansiyelin çok azını kullanıyoruz, koşu bizi sadece fiziksel yönden değil, zihinsel yönden de çok fazla geliştiren bir spor. Kaçınılmaz şekilde her geçen gün daha fazla tüketim toplumu oluyoruz. Her şeyi en kısa sürede elde etmeye, istediklerimize en kestirme yoldan ve fazla çaba harcamadan ulaşmaya çalışıyoruz. Bu ilk bakışta kötü bir şey değil ama baktığımızda bunlar bizi mutlu etmiyor; çünkü bir şeye ne kadar çabuk ulaşırsanız etkisini de o derece çabuk kaybediyor. Koşu mücadele ve emek demek ve inanın bana, bir kere koşanın hayatı değişiyor…

Koşu ayakkabısı seçerken dikkat ettiğin noktalar neler?
Koşu ayakkabısı seçerken temel faktör koşucunun ayak yapısına uygun ayakkabı olmasıdır. Bundan sonra koşacağımız zemine, mesafeye ve hıza göre çeşitli seçimler yapabiliriz.Kişinin kaç yıldır koştuğu, kilosu ve geçmiş dönemden gelen bir sakatlığı olup olmadığı yine değerlendirilmesi gereken faktörler. Kısacası  ayakkabı seçiminde tek bir doğru yok. Herkes için doğru ayakkabı farklı olacaktır.

Koşudan esinlenildi!
“Takılar, macera tutkusunun şekle dönmüş hali, koşarken hayal edildi ve tasarlandı. Her biri benim için değerli bir bebek gibi. Sadece tasarımı değil upuzun ve benzersiz bir hikâye sunuyorum, ultra maratonlarda, maceramda yaşadıklarımı yansıtmaya çalışıyorum. Her birinde alın teri var diyebilirim. Neredeyse tüm tasarımları koşarken kafamda  canlandırıyorum.”

 

Röportaj: Dilara Gülşah Azaplar / Fotoğraf: Ian Corless / Sky Erciyes

*Bu yazı Marmara Life 2018 Eylül- Ekim sayısında yayımlanmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın