Dublin’in Joyce’u

James Joyce yazdığı roman ve öykülerle dünya edebiyatını derinden etkileyerek günümüz edebiyatının şekillenmesinde önemli bir rol oynadı. Joyce bir Dublinliydi ve yazdıkları Dublin’de geçsin ya da geçmesin okuyucusunu götürdüğü dünya Dublin’e aitti…

Bir Dublin yazarıydı çünkü onun için anlatılacak olanlar Dublin’de geçiyordu. Tıpkı Platon’un doğru olanı hayali bir devlet düzeninde araması gibi, Joyce da yaşama dair gördüğü ne varsa önce Dublin’de görüyor ve çoğunlukla Dublin üzerinden anlatıyordu. Onun için Dublin saygı duyulması ve alay edilmesi gereken şeylerin iç içeliğiydi. Yerelden evrensele ulaşma çabasındaki pek çok yazar gibi (yereli anlamadan cihanı anlamak ne kadar mümkün, bilinmez) gerçeği hayatın içinde buldu ve Dublin’de geçirilecek bir günü Ulyses’de sayfalarca anlattı. Ama belki de en ünlü yapıtı Ulyses kadar, Dublinliler’i anlamamızı ve dolayısıyla Joyce’u anlamamızı sağlayacak olan bir diğer yapıtı da Dublinliler oldu.

DİNİ BİR EĞİTİM
Joyce 10 kardeşinin en büyüğüydü. Eğitim hayatı çoğunlukla Cizvitlerin yolundan geçti ki bu kısım oldukça önemli. Cizvitler tarihteki ilk geniş çağlı misyonerlerdir ve dolayısıyla sömürge tarihinin mihenk taşıydılar. Gittikleri coğrafyada toplumu Hristiyanlaştırmaya çalışırken, yerel kültüre dokunmadan Hristiyan öğretisini aşılamayı amaçlıyorlardı ve bir nevi ilk antropologdular. Gelin görün ki küçük yaşlarında gittiği ve daha sonra üniversite hayatını da geçirdiği Cizvit okullarında Hristiyanlığa olan inancını kaybettiği tahmin edilir. Yine de bir Cizvit okulundan çıkmış olması hiç şaşırtıcı değil. Cizvitler amaçları doğrultusunda çeşitli alanlarda üst düzey bireyler yetiştirmekle ünlüydü. Joyce, Dublin’deki University College’a girdi. 1879’da çıkarılan Kraliyet Üniversite Yasası’yla etkileri sınırlandırılmış da olsa, bu okulda hâlâ Cizvit rahipler ders veriyordu. Joyce orada ilahiyat ve felsefe yerine dil öğrenimi gördü. Okul dışı etkinliklere ve kitap okumaya zaman ayırdı, özellikle de Cizvitlerce kabul görmeyen kitapları okudu. Joyce hayatının geri kalanında pek çok şehirde yaşadı. Hekim olmaya da karar verdi, bankacılık da yaptı. İrlanda sınırlarından çıktı. Roma’da, Paris’te ve Zürih’te bulundu; bu uzun periyotta Dublin’i özlediğini fark etti. Dublin’i sevdi. Belki de çocukluktan kalma hatıraları ondaki Dublin’in kötü yanlarını beslerken, Joyce’u Joyce yapan şehirden uzaklaştığında duyduğu rahatsızlık dönemleri Dublin’e dair iyi tarafını doyurdu.

TASVİRLERLE DUBLİN
Dublinliler yalnızca Dublinliler’le ilgili değil. Aynı zamanda Dublin tasvirlerine de oldukça yer veriyor, çünkü şehrin kendisi, Dublin yaşamının tamamlayıcı bir unsuru. “İki Çapkın” hikâyesi de şöyle başlıyor: “Ağustos ayının külrengi, ılık akşamı inmişti şehrin üzerine ve yazı hatırlatan yumuşak ılık bir hava dolaşıyordu sokakları. Pazar dinlenmesi için panjurları kapalı evleriyle sokak neşeli ve renkli bir kalabalıkla dolup taşıyordu. İçinden aydınlanmış inciler gibi sokak lambaları uzun direklerin tepesinden, aşağıda, biçimini ve rengini durmadan değiştirirken, ılık külrengi akşam havasına değişmeyen ve durmayan bir uğultu gönderen canlı dokuya ışık saçıyordu.” Mekân tasviri uzamı verirken şehrin hava durumu ve betimlemesi Dublin’in ruh halini yansıtır aslında.  Dublinliler, Joyce’u, Dublinliler’i ve bir şehrin onu şekillendiren yazar için neler ifade edebileceğini içeriyor.

“YARIŞTAN SONRA”
Joyce, Dublinliler kitabında Dublinlilere bilge bir adamın çocuklarına olan yaklaşımını sergiliyor. Onları hem seviyor hem de yeriyor. Her şeyden önce kendileri olamamalarından yakınıyor. Aşağılık komplekslerini gün yüzüne çıkartmaya çalışarak başka milletlere ya da başka şehirlere özenmemelerini, kendileri olmaları gerektiğini söylerken, kendi hallerindeyken sergiledikleri Joyce’a göre yanlış olan davranışlardan bahsediyor. Kitapta 15 hikâye var ve bu hikâyeler Dublin’in üst kesiminden en fakir alanlarına kadar tüm kesimlerine değiniyor. Joyce hikâyelerini, George Russell’ın İrlanda hakkında hikâyeler sipariş etmesi üzerine yazar ve mecmuada uzun bir zaman dilimi boyunca yayımlanan bu parçalar sonradan kitaplaştırılır. Peki, Dublinliler’e dair ne diyordu Joyce? Mesela düşünmezsek eğer, zengin olanların, yani pek çok açıdan kendini tatmin etmeye gücü bulunanların komplekse kapılmayacağını sanırız. Oysaki Joyce, “Yarıştan Sonra” hikâyesinde, Dublin’in yüksek kesiminin yabancı özentiliğinden küçümseyici bir üslupla bahsediyor. İrlanda gerçeğini yansıtabilmek için sıradan insanların sıradan hayatlarını anlatmaya girişen Joyce’un başarısı sadece insan ve toplum gözlemlerinden değil, bu insanları eşya, mekân ve toplumsal hayat içerisinde çok zengin ayrıntılarla tasvir etmesinden gelir. Böylece hikâye, kendi özentiliği sebebiyle ezilmenin yol açtığı uç milliyetçilikten bahseder. Dublinliler böyledir işte Joyce’a göre. Hiç kendi hallerinde değil, hep uçlardadırlar…

NOT
James Joyce, roman sanatına bakışıyla 20. yüzyıl edebiyatını derinden etkilemiştir. Kendisinden sonra gelen kuşakları etkileyen, etkileri bugüne kadar uzanan Joyce, akademik çalışmalarda en çok mercek altına alınan yazarlardan biridir.

EPİFAN TEKNİĞİ
Epifanya terimi, Eski Yunan’da tanrıların ilahî özelliklerini ölümlülere göstermesi manasında kullanılıyordu. Joyce bu kavramı yeniden üretip kendisine mal etti. Bir kişi ya da nesneyle ilgili asıl gerçeğin birdenbire ortaya çıktığı anları dile getirmek için kullandı. Deneysel epifanyaları sayesinde gözlemlerini ayrıntılı olarak ve özlü bir üslupla yazıya geçirebildi.

Yazı: Faruk Kanber

*Bu yazı Marmara Life 2018 / Kasım- Aralık sayısında yayımlanmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın