Her Şey “Daha Yeni Başlıyor” Faruk Eczacıbaşı

İletişim ve teknoloji dünyasındaki gelişmelerin ışığında, iyisi ve kötüsüyle gelecekte insanlığı nelerin beklediğini tartışmaya açan Faruk Eczacıbaşı ile yaptığımız bu röportajda; yapay zekâ ve akıllı şehirler konularına değinirken Türkiye’nin bu alanda yaşadığı dönüşümleri ve dünyadaki son gelişmeleri sizler için ele alıyoruz. Akla gelebilecek her kurumun yenilenmesi gerektiğini belirten Eczacıbaşı, “Eski yapılarda diretenler ya kaybolacak ya da küçülüp marjinalleşecek.” diye ifade ediyor.

Türkiye’nin bir bilgi toplumuna dönüşmesi hedefleriniz arasında ve bu konuda çalışmalar yürütüyorsunuz…

Evet, tek bir arzum var: Kendi gözlüğümü ve bu mercekten gördüklerimi başkaları ile paylaşmak… Planlamacı olarak çalışma hayatıma başladım. Bundan 40 sene önce 5 yıllık planlar yapıyordum. Bütün sene boyunca “Dünya, ülkemiz, rekabet nereye gidecek; bu rekabet içerisinde bizim konumumuz ne olacak?” diye plan yapıyordum. Geçmişte, 5 sene öncesini 5 sene sonrasını değerlendirmek bugüne kıyasla daha kolaydı. Çünkü 40 sene öncesinin koşulları bambaşkaydı. Dünya nüfusu 4,5 milyar, Türkiye nüfusu 42 milyondu.

Türkiye’de bir iki tane televizyon kanalı, birkaç tane radyo istasyonu ve gazete vardı. Aradan geçen süre bizi 21. yüzyıla taşıdı. Gün oldu, devran döndü; kimse de yerinde beklemedi ve dünya nüfusu 8 milyara ulaştı, soğuk savaşlar bitti. Küresel ticaret hacmi aynı dönemde 1,8 trilyon dolardan 18 trilyon dolara ulaştı. Dünya ticaretindeki ağırlığı bir dönem yüzde 1 dolaylarında olan Çin, ticari hacimde listenin en üstüne oturmayı başardı. 1978 yılında yıllık 1,5 milyar dolarlık ticaret açığı veren Çin, bugün yarım trilyon dolar ticaret fazlası verir hale geldi. Ve asıl önemlisi 90’lı yılların başında internet diye bir kavram tüm dünyaya yayıldı.

Geçen çeyrek yüzyılda yeni bir kuşak yetişti ve artık bu kuşak üretim evresinde yer alıyor. Bu kuşağın; temel alışkanlıklarını internet öncesi dönemde edinmiş bizim kuşağı anlamasının hemen hemen imkânsız olduğuna inanıyorum. Aynı zamanda endüstri döneminin, taş üstüne taş koyularak yapılandığı birçok sistemin yeni modeller tarafından sorgulandığını, hatta çökertilmeye başladığını gözlemliyoruz. Değişim gerekliliği, genlerimize işlenmiş olduğuna inandığımız birçok davranışlarımızı sorgulamaya başladı. Ekonomiden sosyal yapıya kadar sürdürülebilir olduğunu kabul ettiğimiz birçok model geçerliliğini kaybediyor – sürdürülebilir olarak algıladığımız birçok model veya davranış şekli yerini yeni modellere bırakıyor, ancak onların da sürdürülebilirliği kuşkulu. Ara bir dönemde yaşadığımızı söyleyebiliriz: Bugünkü kıdemli kuşakların hayatını şekillendiren eski modeller geçerliliklerini kaybediyor ama yeni modeller de yerlerini henüz almadı.

4 TEMEL ALIŞKANLIK

İnternet kavramı hayatımızda neleri değiştirdi?

Üssel bir gelişmeyi tetikledi. Yani, aritmetik değil, geometrik bir gelişmeden söz etmeye başladık. Önceleri basit bir iletişim aracı olarak başladı. Ardından haberleşme, girişimcilik, akademi, ekonomi ve siyasal yaşamın ardından sosyal yaşamı değiştirdi. İnternetsiz, sosyal medyasız bir yaşam düşünemez olduk. Bütün bu süreç dünyamızı küçük bir köye dönüştürdü.

İnternetin günlük hayatımıza girişinin üzerinden 30 yıl geçti ve internetsiz bir yaşam bilmeyen nesiller yetişmeye başladı bile. Türkiye nüfusunun yarısı 30 yaşın altında. 40 yıl öncesinin yayın organları bir köşeye sıkıştı kaldı. Sosyal medyanın olumlu-olumsuz etkilerini saymaya gerek yok, biliyoruz. Kısacası ben kendi payıma bundan sonraki kuşaklarda, bizim doğuştan öğrenmediğimiz 4 temel alışkanlığın kendilerinde oluşmasının ve gelişmesinin değerli olduğuna inanıyorum.

Birincisi esneklik… Bozguncu yenilik de diyoruz. Blokchain, paylaşımcı ekonomi, yapay zekâ vb. yeniliklerin ne olduğunu çoğumuz pek bilmiyoruz bile. Bunlar karşısında savrulmayı önleyecek yöntemler bulmamız gerekiyor. İkincisi yakınsamadır. Kutucuklar içinde düşünme alışkanlığının artık yavaş yavaş bir kenara bırakıldığını görüyoruz. Alıştığımız disiplinler gittikçe birbirine karışıyor. Kripto paralardan bahsediyoruz, finans dünyasını alt üst ediyor. Uber, Airbnb vb. paylaşımcı ekonomiyi kapsayan uygulamalar görüyoruz. Üçüncüsü ise ilişki yönetimidir. Bilgiyi sadece kendi içinizde aradığınız zaman kendinizi sınırlarsınız. Bilgiye nasıl ulaşabileceğimizi de sorgulamamız lazım. Dördüncüsü ise güvenlik… Bu kavram artık şekil değiştirdi. Eskiden evinizin kapısını-camını kapatmak, araba kontağını kapayıp anahtarı cebinize koymak olan bu kavram şu an boyut da değiştirdi. Dünya bilgiye ulaşma alışkanlıklarını değiştirdi. Eskiden gittiğimiz kütüphaneler artık parmaklarımızın ucunda. Masamızın üzerindeki telefonlar artık telefonlarımızın içinde. Alışkanlıklarımızı bozan değişimler sürpriz olmasa zaten yenilik olmazdı. Beş yıl öncesini düşünün, bugünü hayal edebilir miydik? Fütüristlerin tahmin ettiklerinin de ötesine geçtik. Bir de değişmeyenlere bakalım istiyorsanız. Eğitim sistemleri 200 yıldır yerinden pek oynamış sayılmaz. Ekonomik yapılar, kent kültürü, hukuk ve sağlık sistemleri, sosyal yaşamlarımızı belirleyen normlar, ne yazık ki aynı hızla değişemedi.

Peki, nelerin değişmemesini istiyoruz?

Teknolojik değişime uyum sağlama konusunda hemen hemen herkes koşuya yeni başladı. Mühim olan sahip olduğumuz medeniyetlerin mirasını koruyarak, bu mirastan güç alarak bu koşuda yerimizi almak. Neredeyse 5000 yıllık bir uygarlığın merkezinde yaşamanın gururunu kendi adıma çok fazla hissediyorum.

Geçmişin mirası ile gelecek arasında köprü kurmaya, kültür zenginliğini dünya ile paylaşmaya çalışan, bunu yaparken güçlüklerle karşılaşan sadece biz de değiliz. İtalya’nın kuzeyindeki Venedik en güzel örneklerden biri… Dünyanın en çok turist çeken şehirlerinden… Hatta şehir sakinleri bu kalabalık insan grubundan bıkmış durumda. Turist çekmek için yapılan festivaller artık halkın grevi ile karşılaşıyor. Kimsenin bilmediği şey ise Venedik’in alt yapısının 18. yüzyılda bitmiş olduğu… Bir de bunun üzerine 20 milyon turist eklendiğini düşünün, şehir sular altında kalmaya başlıyor. Aslında dünyanın geri kalanı da benzer bir durumda. Cebimize giren yazı masamız hayatımızı nasıl değiştiriyorsa; bu derece hızlanan dünyanın; eğitim, sağlık, alt yapı, hukuk ve siyaseti de aynı derecede değişmek zorunda. Geçmişin zenginliklerini geleceğin zenginlikleri ile birleştirmenin yükü oldukça ağır. Hemen hemen her gün, Toronto ve Barselona gibi yeni akıllı şehir örneklerine ilişkin raporlar yayımlanıyor. Daha herkes yolun başında. İnternetin başından beri 1 kuşak yetişti. Önümüzde daha nice kuşaklar var.

Verilerin toplanıp işlenmesi sürecinde akıllı şehirlerde yöneticilere ne gibi görevler düşüyor?

Verilerin titizlikle toplanması kadar, bu verilerin işlenerek en iyi şekilde değerlendirilmesinin önemine inanıyorum. Çünkü veri toplamak geçmişe kıyasla o kadar zor değil artık. Sensörlerden veri depolarına kadar birçok yerden verileri toplayabilirsiniz ama verileri üretken hala getirebilmek ve bunları insanlığın yararına kullanmak için ayrıca sistemler kurmak gerek. Dinamik yöntemlerin geliştirilmesi lazım. Bu da çok kolay bir şey değil.

Peki, akıllı şehir kavramı sizin için ne ifade ediyor?

Akıllı şehirler, en basit tanımla, toplumun faydasına olan verilerin sisteme dâhil edilip topluma verimi artıracak şekilde sunulmasıdır. Akıllı şehirler, dışsallıkları azaltan, verimliliği artıran ve kentin yaratıcılığını cesaretlendirerek, ekonomik ve sosyal kalkınmayı destekleyen platformlardır. Akıllı kentlerde etkileşim ve işbirliği arttığı için ortaya çıkartılan değerin de, o değerin niteliğinin de yükseldiğini görürüz.

Diğer taraftan, Yalova ve Şikago’nun ihtiyaçları, zenginlikleri, yapısal özelikleri aynı olmadığı için, akıllı kent formülleri yerel unsurlara göre hep değişkenlik gösteriyor. Her şehrin kendine özgü yapısı var ve o yapılar kendi vatandaşının yararına nasıl gelişiyorsa, öyle değerlendirilmesi ve gerçekleşmesi lazım. Biz TBV olarak Çanakkale’de yörenin de desteğini alarak çalışmaya başladık. Hadi yapalım, demekle olmuyor tabii; bu süreçte destekçilerimiz vardı. Kale Grup ve Çanakkale Belediyesi başta olmak üzere, bütün yerel paydaşlarımızın içten ve özverili katkıları ile çalışmalara başladık. Bu çabaların vatandaşlarımız tarafında güçlü bir karşılık bulmasından ötürü de ayrıca mutluluk duyuyoruz.

Röportaj: Dilara Gülşah Azaplar

*Bu yazı Marmara Life 2019 / Ocak-Şubat sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın