Dünyada Opera Binaları

Şiir, Drama, Dans ve Müziğin Estetik Yansıması: Opera Binaları
Opera, sanatın çok yönlülüğünü barındırdığı için anlatım dili en zengin sanat dallarından biri olarak kabul edilir. Toplumların çağdaşlaşmasında, ait oldukları kentin kültür, sanat ve sosyal yaşantısına katkısından dolayı etkili rol oynar. Operaya verilen önem güzel sanatlara verilen önemin göstergesidir aslında. Metropoller, diğer yerleşim yerlerinden daha değerli, önemli ve seçkin ise bu durum, sahip oldukları kültür ve sanat kurumlarının varlığı, opera binalarının büyüklüğü ve anıtsallığı ile ilişkilendirilir.

Opera ve Dünya Kentleri
Drama, bale, dans, şiir gibi güzel sanatların diğer dalları ile ilişkili olarak ve büyük kadrolarla gerçekleştirilen opera için gerekli altyapıya, donanıma ve büyüklüğe sahip mekânlara ihtiyaç duyulur. Opera performansının gerçekleştiği mekânlar, özel yapılar ve sistemler gerektirdiği için opera ile yapıların gelişimi de sağlanmalı ve daha da önemlisi yüksek maliyeti düşünüldüğünde sübvanse edilmelidir. Operanın sürdürülebilirliği için yenilikçi işletme modelleri geliştirilmelidir.

Nasıl Bir Kentte Yaşamak İstiyoruz?
Sahip olduğumuz estetik değerler ve bilincimizle toplumsal ilişkilerimizi ve yaşam şekillerimizi belirleyerek, kültürel yapımızla biçimlenen “Nasıl bir kentte yaşamak istiyoruz?” sorusunun yanıtına ulaşırız. Kentlerde oluşturulan çevre, toplumların yapısının yansımasıdır aslında. Kentlerimiz de toplumun yapısını yeniden oluşturur.

Özgün ve Anıtsal Yapılar
Opera binalarının metaforik düşünme yöntemiyle tasarlanmaları onları özgün ve anıtsal kılar. Zenginleştirilmiş vurgu biçimleriyle benzetmelerin öğrenmede ve kavramada etkisi büyüktür. Çevremizdeki zenginlikleri algılayarak biz de zenginleşiriz. Beyinlerde çok farklı çağrışımlarla algılarımız açılır ve toplumsal ilişkilerin etkisi ile oluşan estetik bilincimiz artar. Bu yüzden kentin ve kentlinin kendini ifade etmesinde büyük payları vardır ve opera binaları sahip oldukları fiziksel özellikleriyle bir yandan da yer aldıkları kültürün sembolü haline gelirler.  Bu estetik görüntü kültürler arası etkileşim ile dünyanın dört bir yanına yayılmayı başarır. İşte o estetik sembollerden bazıları…

Art Nouveau (Yeni Sanat) Binası Olarak Palau De La Música Catalana
Avrupa’nın gün ışığıyla aydınlanan ilk konser salonu olma özelliğine sahiptir. Bina, Barselona’nın en güzel bölgelerinden biri olan Sant Pere bölgesinde yer almaktadır. Dünyanın en güzel salonları arasında gösterilen Katalan Müzik Sarayı her yıl yaklaşık yarım milyon insanın katıldığı 300’den fazla konsere ev sahipliği yapar.

1997 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Alanı olarak listeye alınan Palau de la Música Catalana, tuğla duvar işçiliği, heykelleri ve görkemli vitrayları ile bugün Katalonya’nın kültürel ve sosyal yaşamında önemli bir dönüm noktasını temsil eden Katalan Art Nouveau’nun mimari başyapıtıdır. Dahası, tarihi ile iç içe geçmiş kültürel mirası bakımından sanatseverlerin ve bölge halkının duygularına hitap eden bir sembol olma özelliğindedir. Domènech Montaner, heykel, mozaik, vitray, tuğla, demir işi ile tüm dekoratif sanatları bir araya getirerek tasarladığı mekânın etrafında doğal ışık kullanarak âdeta büyülü bir müzik kutusuna dönüştürmüştür. Camla kaplı merkez aynı zamanda metal yapı olarak dizayn edildiğinden yenilikçi bir forma sahiptir.

Binayı ihtişamı ile ayrıcalıklı konuma getiren; yan vitray pencereleri ve tavandaki özgün ters kubbe şeklindeki vitray cam ışıklıktan gün ışığı alan konser salonudur. Orgun da yer aldığı sahneyi çevreleyen melek heykelleri, sahnenin solundaki Katalan müziğini temsil eden Anselm Clavé ve sağındaki evrensel müziği temsil eden Beethoven büstü, tavanda 2000’den fazla gülün yer aldığı doğal motifler ve figürlerle dolu mistik, paradoksal bir salondur. Ayrıca; fuayesi, Orfeó Català’nın kurucusu Maestro Millet’e adanmış renkli sütunlu balkonu, 20. yüzyıldan günümüze müzik toplulukları için buluşma noktası olan Lluis Millet Salonu, Aziz George’un ejderhayı öldürme sahnesinin canlandırıldığı heykeliyle beraber Katalan halk kültüründen figürler ve sembollerin bulunduğu ön cephesi de bu binayı önemli kılar.

Paris’in En İyi Art Deco Binalarından Champs- Élysées Tiyatrosu
Paris Champs-Élysées Tiyatrosu’nun yapımı 1906’da gündeme geldiğinde mimari proje görevi de Henri Fivas’a verildi. Daha sonra eserin zenginleşmesi için Belçikalı mimar Henri Van de Velde projeye çağdaş bir görünüş getirdi. Ancak kendisinin tercihi ile danışmanlık için Perret Kardeşler’e başvuruldu. Projenin son hali mekân ve estetik farklılığa neden oldu. Paris Champs-Élysées Tiyatrosu’nun Avenue Montaigne üzerindeki cephesi beyaz Auvergne mermeri ile kaplıdır. Yapının aşırı dekorasyonu başta eleştirilere sebep olsa da sonra beğeni topladı. Bu beğeninin nedenini tanımlamak için en iyi örnek giriştir. Galeri duvarlarında o zamanlarda dünyaca tanınmış en önemli heykeltıraşlarından biri Bourdel’in freskleri yer almaktadır. Debussy Faure, D’lndy, Satie, Varèse, Milhaut, gibi müzisyenlerin isimleri bu bina ile bütünleşti. 1950’lerden sonra her anlamda çöküşe geçen bina, 1980’de geçirdiği restorasyonla 1913’teki güzelliğine yeniden kavuştu. Paris Champs-Élysées Tiyatrosu simetri ve süslemenin, sadelik ve işlevsellik ile uyumunun sağlandığı, Paris’in en iyi Art Deco binalarından biridir.

Barselona’da Klasik Müziğin Ev Sahibi: Gran Teatre Del Liceu
1847 yılında inşa edilen Gran Teatre del Liceu, Barselona’nın tarihi dokusu içinde, merkezi bir konumdadır. Yıllar içinde renkli ve hareketli kimliğini korumuş La Rambla’da, öncü rolü ile bale ve klasik müziğe ev sahipliği yapan yenilikçi programlarla Avrupa’nın en önemli opera evlerinden biri unvanına sahiptir.  Kurulduğu günden beri Katalan burjuvazisinin buluşma yeri olmuş, sonrasında müzik prodüksiyonları ile daha popüler hale gelmiştir. Günümüzde kültürel ve sosyal önemi nedeniyle kentte bir kurum olarak kabul edilmekte ve Gran Teatre del Liceu Vakfı tarafından yönetilmektedir. Geçirdiği bir yangın ve bombalı saldırıdan sonra 31 Ocak 1994’te ikinci yangın, tiyatronun neredeyse tamamını tahrip etti. İkinci rekonstrüksiyonu özgün mimari planlarına göre yapıldı. Şimdi 2.292’ye varan seyirci kapasitesiyle Avrupa’nın en büyük sahne sanatları alanlarından olma özelliğini taşıyan salonda; 19. yüzyılın Avrupa opera evlerinin çeşitli yönleri ile dönemin dekoratif unsurlarını tekrar bir araya getiren görüntü sergilenmektedir.

Mucha’nın Da Eserlerinin Yer Aldığı Prag Belediye Evi
Prag Belediye Binası, mimarlar Antonion Balsanek ve Osvald Polivka tarafından 1905 yılında, Art Nouveau tarzında inşa edilmiştir. Ana salon Smetana Salonu’dur, ancak birinci kattaki kulüp odaları da başta en bilinen eserleri “Dört Mevsim” ve “Çiçekler” serileri ile tanınan Alfons Mucha olmak üzere, Max Swabinsky, Jan Preisler, Frantisek, Zenisek’ e ait resimleri ilgi çekicidir. Sergi odaları en üst kattadır. Zemin kattaki kafe, bodrum katındaki bira ve şarap mahzeni de de görülmeye değerdir. Belediye evinin tamamı tarzının bütünlüğünü korur. Smetana Salonu, Belediye Binası’nın merkezinde yer almaktadır. Konser salonu, Ladislav Saloun’un “The Czeck Dance” ve “Vysehrad” heykelleriyle, “Müzik”, “Dans”, “Şiir” ve “Drama” “K. Spillar, diğer biçimsel resim ise Frantisek Zenisek’ e aittir. Ana cephenin kubbesindeki mozaik detayındaki “Prag’a Övgü”, mozaik resimleri Ladislav Saloun’a, yuvarlatılmış üst kısmın kenarlarındaki grup heykelleri ise Karel Spiller’e aittir.

Anıtsallığı ile Sidney Opera Binası
13 Eylül 1955’te binanın yapımı için açılan uluslararası tasarım yarışmasını o günlerde henüz dünyaca tanınmayan Danimarkalı mimar Joern Utzon kazanır. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Sidney Opera Binası, sahip olduğu anıtsallığı ve dışavurumcu tarzı ile inşa edildiği Bennelong Noktası’nda dünya mimarlık tarihinde ayrıcalıklı bir yer edinir. Sidney kenti yerlileri için ise opera binasının tarihsel önemi Bennelong Noktası konumu ile irtibatlı olması bakımından farklıdır. Opera binasının bulunduğu Bennelong Noktası Aborjinler için opera binası yapılmadan evvel toplanma yeri olarak kullanılmaktaydı ve bu noktada İngilizceyi ilk öğrenen yerli Bennelog’un isteği üzerine yapılan kulübe yer alıyordu.

Yapının uygulaması, tasarımının içerdiği teknik detaylarının çözülememesinden dolayı uzunca bir süre beklemiş ve getirilen çözümlerle, düşünülenin çok üzerine çıkan maliyetinden dolayı tartışmalı bir süreç yaşamıştır. Buna rağmen kazandığı proje yarışmasında jüri üyesi olarak bulunan Frank Gehry’nin sözlerinde; binayı sert dille eleştiren basın ve bu yönde oluşturulan kampanyalara rağmen, kenti olduğundan çok farklı bir kimlik kazandıran anıtsal yapının uygulanarak, şimdiki halini almasındaki Utzon’un inancı ve azmine vurgu yaparken, binanın dünyada yeni yapılacak olanlara ilham vermesinin önemine yönelik ifadeleri unutulmamaktadır. Tüm bu serüvenin neticesinde Utzon 2003 yılında Pritzker Ödülü’nü alırken, mimarın keşiflerinin dışavurum tekniğinin, daha derin ve temel mimari fikirlerin ardından gelen unsurlar olduğu kabul ediliyordu. Eserlerinin mimarlıkta muhteşem ve neredeyse imkânsız olanın, yapılabileceğini ispatlamıştı.

Dünyanın En Büyük Repertuvarına Sahip Metropolitan Opera Evi
New York’ta, Lincoln Sahne Sanatları Merkezi’nin yapım süreci, sanatın demokrasi vizyonunun tezahürü olarak kültür ve kitle araçlarının birbirini etkilediği döneme denk gelir. Günümüzde başta merkez avluda Metropolitan Opera Binası olmak üzere,  New York Eyalet Tiyatrosu,  New York Filarmoni ile beraber kentin en iyi sahne sanatları mekanlarına sahiptir. Merkez, sanatın gelişmesini sağlayan ve birçok insanın sanatsal performanslarını deneyimlemesine olanak veren bir ortam oluşturmaktadır. Ayrıca, hem sanatta hem de çok çeşitli destek alanlarında iş sağlayan okulları ve kuruluşları ile bulunduğu çevreye yılda beş milyonu bulan ziyaretçi çekmesi ile bölgenin ekonomik istikrarını sağlar. Lincoln Center’daki Metropolitan Opera Evi, dünyadaki herhangi bir opera binasının sahip olduğu en büyük rakam olan 3.995 kişilik kapasiteye sahiptir. Sonuç olarak ortaya çıkan yapı, geleneksel bir opera binası tasarımı isteyen Metropolitan Opera Evi Şirketi ile sanat merkezinin bir bütün olarak yenilikçi bir görünüme sahip olmasını tercih eden Lincoln Center’ın diğer mimarları arasındaki uzlaşma ile elde edilen neticedir. İnşaata 1963’te başlanmış ve yeni opera binasının halka açıldığı ilk performans 11 Nisan 1966’da Giacomo Puccini’nin La fanciulla del West’i olarak kayıtlara geçmiştir.

Yerel Kimliğin Sanat ve Kültürle Buluştuğu Yer: Harbin Opera Binası
Geleceğin kültür merkezi olarak MAD mimarlık tarafından tasarlanan Harbin Opera Binası, Çin’ in, kuzeydoğusunda yer alan Heilongjiang bölgesindedir. Yer aldığı kuzey ikliminin soğuk kuşağında doğal oluşumlarla meydana gelen doğal bir yapı gibidir. Buna bağlı olarak ortamın mevcut koruma prensipleriyle yola çıkan tasarım kriterleri, topoğrafyaya uygun duruşu ile aykırılık sergilemiyor. Mimari firmanın aktarmak istediği ise yerel kimlik, sanat ve kültür. Yapı kıvrımlı cepheleri ile Harbin’in girintili çıkıntılı peyzajından etkilenilerek tasarlanmış. Bu eğrisellikle cepheye organik bir görünüm kazandırılması neticesinde oluşturulan alanlarla binaya hizmet eden kamusal bir alan yaratılıyor. Aynı zamanda dış mekânın eğriselliği, iç mekânda da devam ettirilerek oluşturulan ahşap kaplama duvarlar ile görkemli büyük salonda sürdürülüyor. Bir yandan kullanılan malzemelerle sağlanan özgün iç mekân düzeni ile iyi bir akustik elde edilirken diğer yandan tavandaki pencere ile gün ışığından maksimum faydalanılması sağlanarak binanın dışa dönük, çevresiyle güçlü bir ilişki kurması hedefine de ulaşılıyor.

İşlevsel ve Biçimsel Dönüşümün Adı: Ankara Devlet Opera ve Balesi Binası
Bugünkü Ankara Devlet Opera ve Balesi binası, Cumhuriyet’in ilk yıllarında proje yarışmasında elde ettiği birincilik ödülü ile sergi mekânı olarak tasarlandı ve uygulandı. Yapı 1946 yılında Alman mimar John Bonatz tarafından işlevsel ve biçimsel olarak dönüştürülerek bugünkü kullanımı olan opera binası olarak hizmete başladı. Modern üslubuyla, döneminin özelliklerini yansıtan binanın sergi evi olarak yapımı 1933-1934 yılında gerçekleşmiştir ve mimarı Şevki Balmumcu’dur. Binanın dönüşümü sürecinde dönemin önemli ressamlarından olan Cemal Sait Tollu ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun duvar resimleri de iç bezeme elemanları olarak kullanıldı. Sergi evinden opera evine dönüşümü esnasında iç ve dış mekân karakteri tamamen değişerek neoklasik olarak tanımlayabileceğimiz üslupla masif ve anıtsal bir yapıya dönüştürüldü. Yapıldığı dönemde yer aldığı kent merkezinde toplumsal yapının kültürel ve sosyal değişim ile dönüşümüne sanat aracılığıyla önemli katkı sağlamıştır ancak günümüzde artan şehir nüfusu ve değişen teknolojik ihtiyaçlara bağlı olarak ihtiyaçlara güncel yanıtlar vermese de kamusal hizmetine devam etmektedir.

 “Müzik Evrensel Bir Terapidir”
Artan dünya nüfusu ile tüm dünya kentlerinde farklı koşullarda yaşayan insanlar adına, her şeyin güzele doğru gittiğini söyleyemeyiz. Her birimiz bir şeyleri düzeltme refleksi gösterebilsek, şu anki yaşadığımız dünyanın çok daha farklı bir yer olacağı muhakkak. Fakat pratikte bu mümkün mü bilmiyorum. Bilinen şu ki sanat, kendimizi ifade etmenin, anlamanın ve anlatmanın en güzel yoludur. Çünkü insanlığın ihtiyaç duyduğu şey iyileşme ve iyileştirmedir. Düşünüyorum da aslında sanatın birçok dalından beslenen opera ile bu mümkün. Bu tespitler kulağa romantik fikirler olarak gelebilir ama kentlerde yaşayanların daha çok estetik duygu barındıracak davranış şekillerini öğrenmeye ihtiyacı var. Böylelikle kentlerde etik, sosyal adalet, demokrasi, özgürlük gibi kavramlara ait çözümlemelerin yer aldığı yaşam şekilleri belirecek. Bu demektir ki “daha güzel kentlerde, daha zengin kültür ve sanat yaşamı” olacak. Opera binaları, geleceğin kentlerinde yaratacağı hinterlantlarda kültürel etkileşim merkezi olarak kendilerini yenilerken bizleri de olduğumuz yerden daha ileri bir noktaya çıkarmayı sürdüreceklerdir. İnsan, yapı ve çevre üçlemesi arasında kurulan dolaysız ve duygusal birliktelikte ancak estetik bağlardan bahsedilebilir. Kent kimliklerini kazandıran anıtsal binaların varlığından bahsetmiyorsak, oluşan çevrede estetik değerin varlığından da bahsedemeyiz. İnsanın kendini ifade etmesinin en güzel yollarından birisi de hiç kuşkusuz sanattır. Bu sayede, güzel sanatlara hizmet eden her binanın varlığıyla kurduğu ilişki ile felsefe metodolojisini ve dünya görüşünü oluşturur. Anlamı ise sahip olduğu yaşam şeklini belirleyen güzellik algısıyla edindiği estetik bilincidir. Bu anlamda opera binalarının kültürel zenginliği ile biçimsel yansımalarını yaşam şekillerimizde görmek mümkündür.

NOTLAR:

Geçmişten Günümüze Opera Sanatı
Dünya sanat tarihinin ilk opera eseri 16. yüzyılın İtalya’sına kadar gider. Eser yani Jacopo Peri’nin “Dafne” isimli operası, klasik Yunan dramasının daha ilerlemiş hali Rönesans Hareketi’nin bir parçası olarak Venedik’te canlandırıldı ve 17. yüzyılda Avrupa’ya yayıldı. 20. yüzyılda ise sinema diliyle kendini yeniledi. Operalar birçok farklı dilde söylenir ama en yaygın olanları İtalyanca, Almanca ve İngilizcedir. Günümüz teknolojisinden faydalanarak dünyanın farklı yerlerinde bulunup, farklı dillerde konuşanlar için opera salonlarında, koltuk arkalarına çeviri için ekranlar yerleştirilmiştir. Çok farklı opera türleri vardır. Aksiyon, romantizm, komedi, trajedi gibi.

Mimarisiyle Öne Çıkan Opera Binaları
Mimarisiyle öne çıkan güzel ve önemli opera binaları; Macaristan Devlet Opera Binası-Budapeşte, Metropolitan Opera Evi-Amerika Birleşik Devletleri, Teatro Colón- Buenos Aires Arjantin, Teatro di San Carlo- İtalya, Viyana Devlet Opera Binası-Avusturya, Manaus Opera Binası-Brezilya, Sidney Opera Binası- Avusturalya, Palais Garnier-Paris, Viyana Devlet Operası-Viyana, Bolşoy Tiyatrosu-Moskova, La Scala-Milano.

Metafor olarak “Madama Butterfly”
Librettosunu L. Illica ve G. Giacosu’nun yazdığı G. Puccini’nin  ‘Madama Butterfly’ operası dünya opera edebiyatının en önemli eseridir. Konusu bir hayat yolculuğudur ve bu yolculukta aşk, fedakârlık, ölüm vardır. Hikâyenin özü kültürlerin zıtlığıdır. Elbette bir aşk hikâyesidir ama hepsinden öte ihanet ve trajedi içeren bir aşk hikâyesidir. Japonya’nın Nagazaki kentinde geçer. Amerikalı Subay Pinkerton ile japon geyşası olan genç kız Cio-cio-San arasındaki aşkı anlatır. Kelebek fikri, kelebeğin narin olma fikri, onu bir çerçeve içinde duvara asılı gördüğümüzdeki halini bir metafor olarak düşündüğümüzde; gerçekte bu durum metafor olarak sahnede gördüğümüzdür. İlk olarak 17 Şubat 1904 Milano’da, orkestra şefi Cleofonte Campanini yönetiminde, La Scala Operaevi’nde sahnelenmiştir. Başta Amerika olmak üzere en çok sahnelenen  20 opera eserinden biridir.

“Bennelong”
Bennelong ingilizce konuşan ilk Aborjin yerlisidir. 1788’de Sydney’de İngiliz kolonisi ile yerli Eora Kabilesi arasındaki kötü giden ilişkilerine çözüm olarak kabileden kaçırılanlara İngilizceyi öğretilmeye çalışılmıştır. Bennelong, diğer yerlilerin aksine İngilizce’yi ve İngiliz gibi yaşamayı kolayca öğrenmiş ingiltereye götürülerek İngiliz halkına tanıtılmıştır. 1789’da İngiliz Vali Arthur Phillip tarafından şimdi opera binasının olduğu bölgeye Bennelong için bir kulübe inşa edilmiş ve bu bölge Aborjinlerin toplanma noktası olarak kullanılmıştır. Bugün Sydney’de birçok caddenin, sokağın adıyla beraber opera binasının durduğu noktanın adı da “Bennelong” olarak bilinmektedir.

Özgün Anıtsal Yapılar
Opera binalarının metaforik düşünme yöntemiyle tasarlanmaları onları özgün ve anıtsal kılar. Zenginleştirilmiş vurgu biçimleriyle benzetmelerin öğrenmede ve kavramada etkisi büyüktür. Çevremizdeki zenginlikleri algılayarak biz de zenginleşiriz. Beyinlerde çok farklı çağrışımlarla algılarımız açılır ve toplumsal ilişkilerin etkisi ile oluşan estetik bilincimiz artar.

Bir Zamanlar Atatürk Kültür Merkezi
AKM binasının 1978 yılındaki açılışı ülkemizde politik ve kültürel çerçevede yaşanan değişimle vücut bulan, sanat ve sanatçıyı etkileyen arabesk ve pop müziğin revaçta olduğu dönemlere denk gelir. Buna karşın 2008 yılında kapılarını kapatana değin geçen sürede opera, tiyatro, konser, sergi ve sinema gösterimlerine, geçirdiği yangın nedeniyle ara vermesine rağmen devam etmiştir. Bu arada geçmişle olan bağların zayıfladığı, kültürel olarak değişimlerin yaşandığı, bireyselliğin ön plana çıktığı, müzikte yansımalarını gördüğümüz 80’li, 90’lı yıllara; sonrasında ise küreselleşmenin Beyoğlu-Pera bölgesindeki kültür sanat hayatına yaptığı etkilere şahit oldu. Şimdi ise İstanbul kent yaşamına tekrar katılmayı bekliyor.

Yaz:  Nimet Mert Ağar

*Bu yazı Marmara Life 2019 / Mayıs-Haziran sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın