Gelenek ve Modernin Mezci: Nûr-u Osmâniye Camii

“Cedlerimiz inşâ etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu.”

Ahmet Hamdi Tanpınar

Mekânlar, geçmişten süzülüp gelen kimlikleriyle ve zaman içerisinde geçirdikleri değişim ve dönüşümle kendilerine has bir ruha bürünerek bugüne gelirler. Bu sergüzeşt beraberinde büyük bir zenginlik ve dönüşüm de getirir. Tarihi bir mekâna adım attığımızda yalnızca o ana değil büyük bir zaman yelpazesine gireriz. Dokunduğumuz sütun, yalnızca bir taş değil binlerce sedanın çarptığı, içine ruh üflenmiş bir sütundur. “Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn / Mekânın şerefi, orada bulunan iledir.” kelamını önemseyen medeniyetimizin düsturuna göre; mekân, onu kavrayan, onu bütünleyen ve ona asıl anlamını veren insan ile gerçek değerini bulur. “Şehri imar ederken, nesli ihya etmeyi unutursanız, ihmal ettiğiniz nesil, imar ettiğiniz şehri tahrip edecektir.” diyen Turgut Cansever, şüphesiz insan ve mekân bütünlüğünden söz etmektedir.

Kadim olan ile modern olanı, dünyevi olan ile uhrevi olanı mezceden tarihi yapılar her zaman etkileyici olmuşlardır. İki farklı dinden, iki farklı ırktan, iki farklı kültürden izler taşıyan estetik mekanlar da hiç şüphesiz böyledir. Osmanlı şehir medeniyetinin en önemli özelliklerinden biri uhrevi olan imgelerle dünyevi olanları iç içe kurgulamasıdır. Şehrin merkezini cami imgesi oluştururken hemen yanında çarşı ve bedestenin bulunması bunun en bariz yansımasıdır. Medeniyet şuurunda bu “el kârda, gönül yârda” umdesini taşıyan bir insan kimliğini ifade etmektedir.

Bu bağlamda İstanbul’un yedi tepesinden birinde, Kapalı Çarşı’nın eşiğinde bulunan Nûr-u Osmâniye Camii müstesna bir örnektir. Geç dönem Osmanlı mimarisinin barok üslûbu taşıyan ilk büyük eseri olan Nûr-u Osmâniye’nin inşasına 1748’de I. Mahmud zamanında başlanmış ancak 1755’te III. Osman döneminde tamamlanabilmiştir. Selatin camiler arasında yeni mimari anlayışın bir estetik ürünü olması sebebiyle şehre damgasını vuran Nûr-u Osmâniye Camii, Kapalı Çarşı’ya komşu olacak şekilde bir külliye içinde inşa edilmiştir. Külliye; cami, hünkâr kasrı, medrese, kütüphane, türbe, sebil, çeşme, aşhane, imaret ve dükkânlardan meydana gelmiştir. Caminin “Osmanlı’nın nuru” anlamına gelmesi yanında, kitabede kurucusu olarak geçen III. Osman’ın ismine nispetle bu adı aldığı yönünde görüşler vardır. Bir başka görüş ise caminin çok ışıklı ve aydınlık olmasından ötürü bu ismin verildiği yönündedir. Cami, bina emini Ahmed Efendi’nin idaresinde Rum olduğu tahmin edilen Simeon (Simon) adında bir kalfa tarafından inşa edilmiştir. Dış avludan merdivenlerle çıkılan 14 kubbeli revaklı avlu Türk mimari sanatında yarım yuvarlak biçimde yapılan ilk iç avlu örneğidir. İlk defa dörtgen olmayan biçimde tasarlanan bu avluda şadırvan olmadığı için abdest muslukları caminin yan duvarlarında bulunmaktadır. Henüz bahçesine girer girmez tebarüz eden ve bütün yapıya hâkim olan bu barok havanın yanı sıra içeride ve dışarıda görülen dönemin en iyi hattatları tarafından yazılmış kitabeler, cami takımından kapı tokmaklarına kadar ince işçilikle yazılmış olan mükemmel hatlar, klasik Türk sanatının önemli örnekleridir.

Cami merkezi, Osmanlı camilerinde kullanılan en büyük kubbelerden olan büyük bir kubbeyle örtülmüştür. Kare planlı olan caminin peşi sıra dizilmiş renkli vitraydan oluşan 174 adet penceresi aydınlığı ve modern havayı sağlayan önemli unsurlardır. Altı farklı hattatın çalıştığı hatlar, anlamlarına göre hususiyetle seçilmişlerdir. Kubbede “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” anlamına gelen Nûr Sûresi 35. ayet yazılıdır. 11 metre yükseklikte ve 115 metre uzunluğundaki caminin en uzun kuşak yazısı, kesintisiz yazılması açısından ilk ve tek örnektir. Bu kuşak yazısına 29 ayetten oluşan Fetih Sûresi’nin tamamı sığdırılmıştır. Cümle kapısı üzerindeki hatta “Namaz, şüphesiz inananlara belirli vakitlerde farz kılınmıştır.” anlamındaki Nisâ Sûresi 103. ayet yazılıdır. Alt pencerelerin içinde oval şekiller içinde besmele ile başlayan Allah’ın 99 ismi yazılıdır.

“Mekândan Taşanlar Sergisi”
Geçtiğimiz yıllarda yapılan restorasyon çalışmalarında Nûr-u Osmâniye Camii’nin altında şimdiye dek kimsenin bilmediği 12’si oda, toplam 19 bölme ve halen işlev gören bir kuyuya sahip olan bir mahzen keşfedilmiştir. Dayanıklı yapısı, mühendislik başarısı ve estetiğiyle yıllara meydan okuyan bu sarnıcın restorasyonunun tamamlanmasının ardından ilk kez, Cumhurbaşkanlığı himayesinde, Fatih Belediyesi ve Klasik Türk Sanatları Vakfı iş birliğinde düzenlenen Yeditepe Bienali kapsamında ziyarete açılmıştır. UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi’nde olan Nûr-u Osmâniye Camii’nin altındaki mahzende açılan “Mekândan Taşanlar Sergisi” sanatsever ziyaretçiler için eşsiz bir deneyim imkânı sunmuştur. Yıllarca gizli kalan bu mahzenin tozlu havasında birbirinden anlamlı sanat eserlerini seyretmenin son derece keyifli olduğunu söylemeliyim.

İnşasından günümüze dek birikerek ve güzelleşerek gelen Nûr-u Osmâniye Camii, son derece estetik ve değerli bir yapı olmasının yanı sıra bu yapıyı anlayarak onun kıymetini arttıracak olan bizler için özel bir anlam ifade etmektedir. Bu anlam, yüzyıllar boyu farklı renkten, dilden ve kültürden insanın iç içe yaşadığı İstanbul’u simgeler nitelikte olmasıdır. Her ayrıntısıyla eskiyi ve yeniyi, geleneği ve moderni harmanlayarak, birleştirici ve eklektik bir ruhla hoşgörüyü anımsatan bu eserden, yolu düşen herkesin alacağı bir hisse mutlaka olacaktır.

NOT:
Cami girişinde sağ ve sol kapı kollarındaki “Bize hayırlı kapıları aç” anlamına gelen duanın yer aldığı işlemeler görülmeye değer bir işçiliğe ve zarafete sahiptir. İlk kez kullanılan taş külahlarıyla, yarım kubbenin içinde bulunan Babil’in Asma Bahçeleri’ni andıran bezmelerle süslü mihrabıyla, dantel gibi şekillendirilmiş yan duvar revaklarıyla, aydınlık ve yüksek pencereleriyle, renkli rokoko tarzı tezyini ile Nûr-u Osmâniye, Osmanlı mimarisinde bir dönüm noktasıdır.

Yazı / Fotoğraf: Meryem Dilara Can

*Bu yazı Marmara Life 2019 / Mayıs-Haziran sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın