Zamanın ve Mekânın İkizleri Halep ve İstanbul

Orta Doğu’nun sanat yoluyla iletişiminde köprüler kurmak için emek veren Adnan Ahmet, daha önce Halep’te yirmi bir yıl hizmet veren Kelimat Sanat Galerisini savaştan sonra İstanbul’a taşıdı. Galerinin ortağı Hüseyin Emiroğlu ile birlikte bugüne kadar birçok kıymetli sanatçıyı, ressamı sanatseverlerle buluşturdu. Sadece Arap ressamlar değil Türk ressamlar da sergilerde yer aldı. “Bizi savaş ayırdı, sanat yeniden birleştirecek. İstanbul ise bu buluşmanın kavşağı olacak.” diyen Adnan Ahmet’ten Marmara Life için İstanbul deneyimini kendi kelimeleriyle anlatmasını istedik.

Bir çocuğun doğumu ile bir sanatçının sanat dünyasına doğuşu arasındaki zaman ve mekân benzerliği ilişkisi nasıl kurulabilir? Ve hangi sancılar biyolojik doğumdan daha karmaşık olan ikinci doğuma eşlik eder? Bana öyle geliyor ki ikinci doğum için sorulan bu tip bir soru kültür ile sanat, tablo ile kitap arasındaki bağ gibidir. Burada söz konusu olan bir çocuğun “Fafin” Köyü’ndeki gerçek doğumu ile yayınevi ve galeri sahibi olarak kültür ve sanat dünyasına doğumudur. Bir bakıma bu dünyadaki mecazi doğuşu… Öyle ki gerçek ile mecazın birbirine karışıp girift bir hal aldığı uçsuz bucaksız bir uzay ve zaman boşluğu mevzubahistir. Bu uzay boşluğunda daha başka doğumların gerçekleşmesi de olasıdır ki ben genel olarak insanların birden çok kez doğabileceklerine inananlardanım. Ve bu kırsal varoluş ile şehir varoluşu arasındaki berzahî bir uzaklıktır diye tanımlanabilir. Şehre taşınmadan ve bu dünyadaki varoluş amacımı izah etmeden önce tamamlanmasını beklediğim dürüst ve samimi otobiyografimin özetinin veya bir bölümünün ilk sayfalarını yazabilmek için rahme ilk düştüğüm yere, başlangıç sularıma, yaratılış topraklarıma geri dönmeliyim.

Benim Gözümde Halep
Ne savaşların ne depremlerin ne de sıkıntıların yıkamadığı, zamanın getirdiği enkazın altından hep parlayan bir yıldız gibi yükselebilmiş Halep… Yenilenen Halep kültürel bir mirasın ve asaletin ruhudur. Yüzyıllardır güneşin üzerine doğduğu ve battığı açık bir müze; sizi büyüler ve onu her gördüğünüzde daha da çok efsunlandığınızı hissedersiniz. Sanki her zaman saklanıyormuş veya gökyüzüyle arasında kamufle edilmiş bir sır saklıyor gibidir. Ve o duvarların ardında zaman ve hikâyelerin yoğunluğunda orada yaşayanların seslerini, gizlediklerini, sonsuz yaşamının bir kısmını anlatıyor gibidir.

İstanbul’da Yaşamak
İnsan Mimar Sinan’ın camilerinin olduğu, Büyük Fatih Sultan Mehmet’in topraklarında yaşadığında, elbette ki bu şehre hayran olacak ve heyecanlanacaktır. Tarihe ve estetiğe tutku duyan birinin burada yaşaması onun için kesinlikle büyük bir şanstır. Yaratıcılığa ve yaratmaya duyulan tutku ile İstanbul’a gelen herkes tüm bu ilan edilmiş görsel ihtişamı kendi meşrebince söze, dile dökmeye çalışır. Bu mekânın tam merkezinde ve bu güzellikleri sonuna kadar hissederek var olanlar, bu büyülü atmosfer içinde yaşayabilmek için varını yoğunu her şeyini feda edebilecek kadar etkilenirler. Seyretmeye, öğrenmeye, düşünmeye, tefekküre, tartışmaya ve araştırmaya meyilli olanlar ve burada farklılık yaratmak isteyenler ve yaratıcı olmayı hedefleyenler için şehrin kapıları ardına kadar açıktır. Bu büyüleyici ve hayranlık uyandırıcı mimariye bir taş ekleyebilmek, ufacık bir katkıda bulanabilmek için bile uzun yılların feda edilmesini göze almak gerekecektir.

İstanbul âdeta bir tablo, bir heykel, bir mimarlık ve mühendislik eseridir. Onu derin tarihi ve kadim minareleri ile düşünürseniz kesinlikle hayret edecek ve o tarihi hissedeceksiniz. Bu şehirde beni en çok şaşırtan da yüzyıllardır orada var olmasına rağmen her yeni günde daha önce görmediğim şeyleri fark etmemdir. Derinliği olan ve kadim şehirler hep böyledirler, güzelliklerinden ve tarihlerinden sadece bir kısmını görür ve biliriz. 3000 yıllık bir şehir sizin önünüze nasıl bir çırpıda tüm geçmişini ve esrarını döksün ki? Tüm o efsaneleri, hikayeleri, savaşları ve yolları anlatabilmesi için oldukça uzun bir zamana ihtiyacı var. Tarihin tüm katmanlarını görebilmek, savaştan kalelerine yorgun dönen savaş atlarının seslerini duyabilmek için belki de şehrin ömrü kadar uzun bir zamana ihtiyaç var. Daha sonra kitabın o sayfasını çevirip tarihi kahvehanelerinden birine gidebilmek için ve orada hayatının bulutlar kadar hızlı geçen bir bölümünü okuyabilmek için… Çünkü şehirleri sevmek kader ve kısmettir.

Üsküdar İstanbul’un Atan Kalbidir
Sevgili dostum Hüseyin Emiroğlu ile Türkiye’nin tarihi, toprağı ve insanı hakkında konuşuyorduk ve söz Üsküdar’a geldiğinde “Üsküdar İstanbul’un atan kalbidir.” dedi. İstanbul’un Asya yakasında boğazın yanında bulunan Üsküdar’ın güzelliğine güzellik katan o temiz boğaz havası, dalgaların sesi ve kokusu kadar Mimar Sinan’ın en güzel mimari eserlerinden biri olan Sultan Süleyman’ın kızı adına yapılmış Mihrimah Sultan Camii’nden yükselen ezan sesleridir. Amacıma ulaşabilmek için yani Halep’ten kalkıp Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’una taşıdığımız kültürel projeyi gerçekleştirebilmek için günlerim hep gezerek geçti ta ki Üsküdar’a gelene kadar. Kuzguncuk… İçinde Yahudiler, Ermeniler, Romalılar ve Türkler gibi birçok kültür ve ırkın bulunduğu, kardeşliğin hâkim olduğu ve birçok benzersiz mekân içeren tarihin en ünlü bölgelerinden biridir. Dünya medeniyetinin başkenti İstanbul’un Asya yakasındaki bir ilçesi olan Üsküdar’ın bu şirin semti Kuzguncuk’tan tüm geçenlere buraya hissettiğim sevgiyi dağıtmak için sırtımı Boğaz Köprüsü’ne yasladım ve durdum.

Not:

Üsküdar’ın Tarihi Semti Kuzguncuk’tan Tüm Geçenlere
İstanbul’un kalbinde Boğaz’da, şehrin Avrupa kıtasının trafiğinden, kalabalığından ve binalarından uzakta ve medeni dünyanın başkenti olan şehrin Asya yakasında, kına ağaçları arasında insanların dinlemeden geçmelerine fırsat vermeyen tarihi, kültürü ve sanatı ispatlayan hikâyeler anlatıyorum. İnsanların etrafımda toplanması hiç şaşırtıcı gelmiyor. Zaten bu medeniyeti, kültürü ve tarihi sonuna kadar keşfetmek için Halep’ten İstanbul’a geldim. Kaderlerimden en güzeliyle yüzleşmek için…

Yazan: Adnan Ahmet

*Bu yazı Marmara Life 2019 / Mayıs-Haziran sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın