Hat Sanatına Adanmış Bir Ömür Prof. Dr. Uğur Derman

Türk İslam geleneğinde yüzyıllar boyu icra edilmiş. Çeşitli ekollere ve üsluplara göre ivmelenip kökleşmiş olan Hat sanatı. Osmanlı hat geleneğinde Fatih Sultan Mehmet devrinden itibaren her yüzyılda üstüne koyarak gelişmiş. Yeni ekoller ile oldukça ileri seviyelere ulaşmıştır.

Geleneksel Türk sanatları düşünüldüğünde akla ilk gelen örneklerden olan hat, kendisine adanmış ömürler isteyen; gözü, kalbi ve eli hat aşkıyla meşk eden hattatlar arayan bir sanattır. Lügat manası olarak yazı ve çizgi anlamına gelen hat, sanat literatüründeki anlamıyla uygulama prensiplerine sadık kalınarak icra edilen, görsel ve estetik bir zevke hitap eden yazı, kaligrafi sanatı olarak bilinir.

“Yazıyla Resim Yapmak”
Sanatın icra yöntemlerinde hüsnühat veya kaligrafi sistemleri kullanılmıştır. Belirli bir konuda bilgi veren metinler içermesi hem uygulama şekli hem de icrasının meşakkati dolayısıyla zordur. Bu yüzden görsel ve estetik algıya hizmet eden yazı ile resim yapma hususiyeti ağır basmaktadır.  İşte bu denli köklü bir tavrı ve geleneği olan hat sanatının ülkemizdeki en önemli icracılarından sayılan ve aynı zamanda bu sanatın tarihi ve akademik gelişimine de önemli katkılarda bulunmuş bir isimdir Uğur Derman…

Hayatını, hat sanatına olan aşkını, bu uğraşa verdiği emekleri tıpkı bir hat harfinin yumuşak kıvrımları gibi latif üslubuyla anlatıyor. “Efendim ben mesleği eczacılık olan fakat bizim geleneksel sanatlarımıza gönül vermiş bir kimseyim. 1960 yılında eczacı oldum ama 1955’ten itibaren başta hat sanatı olmak üzere geleneksel sanatlarımızla ilgilenmeye başladım. Üstadım Necmeddin Okyay’dır. Tam 63 yıldır hat sanatı ile ilgileniyorum.  Fakat bende ambliyopi (göz tembelliği) denen bir illet var, doğuştan sanırım, bunun müsaade etmeyişi yüzünden bir süre sonra icrasından kopmak zorunda kaldım. Akabinde şunu fark ettim; bu sanatların tarihi ve tekniği bakımından ilgililerin müracaat edecekleri çok fazla referans kaynağı yok. 1961’den sonra kendimi başta hat sanatı olmak üzere geleneksel Türk sanatlarının tarihini araştırmaya adadım. Şimdi geriye dönüp baktığımda 30’u bulan kitaplaşmış neşriyat ve 500’ün üzerinde de makalem olduğunu görüyorum.”

İran’dan Osmanlıya Hat Sanatı
Hat sanatının tarihi gelişimi düşünüldüğünde kökenlerinin Arap elifbasına dayanmasına rağmen esas gelişimini Türk-Osmanlı kültür ve sanat dairesi çerçevesinde sağlamasını ve sanatın bu değişim sürecinde nasıl bir inkişaf gösterdiğini anlatırken İstanbul’un fethinin mihenk taşı olarak gösteriyor Uğur Derman.

“Hat sanatı aşağı yukarı bin yıldır Türklerin elinde yücelen büyük bir sanat. Bu sanatın İran’da Büyük Selçuklular, ondan sonra Anadolu Selçukluları ve nihayet Osmanlı devri var. Ama özellikle Osmanlı döneminde hat sanatı, İstanbul’un fethi ile bir ivme kazanıyor. Yine bu dönemde millî bir karakter de ediniyor. Önceden Arap elifbası olarak düşünülürken 1490’lardan itibaren Osmanlı sanat mahfillerince bir hamurlaşma, yeniden yoğrulma ve yorumlanma sürecine giriyor. İşte bu tarihle birlikte biz bu sanata Türk-Osmanlı sanatı diyebiliyoruz. Bu başlangıç ile birlikte grafik ve estetik değeri yükselerek 20. yüzyıla kadar devam ediyor. Hemen hemen hiç gerilemesi yok.”

Hat sanatındaki tedrisat, usta çırak ilişkisiyle süren uzun ve zahmetli bir süreç. Sanatı öğrenmeye talip olan talebe ustasının, aynı zamanda hocasının sözlerine ve el üslubuna, hat tavrına dikkat kesilir. Bire bir derslerle ilerleyen süreç tıpkı çırağın ustalaşma yolunda ilerlediği merhaleler gibi çıraklık, kalfalık, ustalık diye devam eder. Uğur Derman, hat sanatının bu hususiyetine dikkat çekerek neden Türk-Osmanlı sanatı olarak anıldığını ve bu dönemde estetik bakımdan nasıl kökleştiğini anlatıyor.

Sanatın Zekâtı
“Hat sanatı üstat talebe ilişkisi içerisinde bire bir öğreniliyor. Öyle umumî bir sınıfta verilen kalabalık eğitim anlayışı ile değil. Her talebeyle hocası tek tek uğraşıyor. En önemlisi bilgi, üslup, tavır transferi yapılırken hoca ile talebe arasında kesin suretle bir maddi çıkar veya muhasebe hesabı yapılmıyor oluşudur. Hat ustası, kendi hocası da talebe iken ondan böyle bir maddi beklenti içine girmediği için talebesine bu sanat aktarımını yapmayı bir borç bilir. Buna sanatın zekâtı denir. Bu zincir hiç kopmadan böylece ilerliyor. Tabii bu dönemde sanat her yüzyılda kendini yenileyebilmiş. Geleneksel formuna saplanıp kalmamış ve tavır, üslup, estetik tarz olarak çeşitlenmiş ve ilerlemeye uğramış. Sanatta değişim fevkalade önemlidir takdir edersiniz ki. Bu gelenek, estetik değişimi, formun yeniden yorumlanmasını da beraberinde getiriyor. 1928’den sonra hat sanatı Harf Devrimi ile durağan bir sürece giriyor tabii. Ama o zamana kadar usta çırak ilişkisi bozulmadan ilerleyebilmiş. Osmanlı harflerini okuyabilen neslin yaşı ilerleyip yeni nesiller Latin harflerini öğrendikçe hat sanatına duyulan ilgi haliyle azalmış. Fakat bu duraklama süreci son yirmi, otuz senedir biraz biraz değişmeye başladı diyebilirim. Daha ilgili, bu alana daha çok eğilen bir nesil yetişmeye başladı. Bu sanat, bir gönül verme işi ne de olsa. Gönül vermeye talipliler oluyor. Yani aradaki bir kopukluk süreci sonrası hat sanatı yeniden doğdu diyebiliriz. Fakat hiçbir zaman Osmanlı’daki o görkemli dönemi gibi olamadı tabii.”

Hat Sanatına Batılıların İlgisi
Modern çağın getirdiği değişimler geleneksel sanatlarımızın sonraki nesillere aktarımı konusuna olumsuz etkilerde bulunsa da zaman içerisinde belki oryantalist meraklarla Şarkiyatçıların ilgisine de mazhar olmuştur. Uğur Derman bu ilgiyi hat sanatının görsel, estetik zenginliği kadar kökleşmiş geleneğine de bağlıyor.

“Batılıların geleneksel sanatımıza ilgisi her daim yoğun bir seviyede olmuştur. Belki ismini işitmişsinizdir, Léopold Lévy diye Fransız bir ressam vardır. 1940’lı yıllarda ülkemize gelmiştir ve geleneksel sanatlarımıza özellikle hat sanatımıza bir hayli ilgi ve iltifatlarda bulunmuştur. İşitiyoruz Pablo Picasso, hat sanatına çok meraklıymış hatta ben bu çizgilere hayranım diye belirtirmiş. Kaldı ki onun gördüğü Cezayir hattıdır, bizim Osmanlı hat eserlerini görse eminim ilgisi daha artardı. Bir de hat sanatçılarının karalama dediği çalışmalar vardır. Karalama ne demek? Hattat elinde bir siparişi, bir uğraşı yoksa boş kaldığı zaman tıpkı futbolcunun antrenman yaptığı gibi, piyanistin günde dört saat çalışması gibi elim durmasın diye kamış kalemle ve mürekkebiyle harf ve cümle karalamaları yapmasıdır. Ve kâğıdın üstü o kadar doluyor ki buna karalama deniliyor. İs mürekkebiyle yazıldığı için karası daha fazla oluyor. Bu çalışmalara Batılılar bayılır, figürsüz resim olarak görürler. Çok ilginçtir ki Batılı sanatçıların ya da konuya ilgi duyan meraklıların en çok bu satırları karışmış, dağınık eskizlere meftun olduğunu gördüm.”

Osmanlı İmparatorluğu döneminde en görkemli zamanlarını yaşamış olan hat sanatı, günümüzde ne yazık ki o eski günlerinin çok uzağında. Sohbetimiz esnasında bu duruma da değinen Uğur Derman, evinin duvarlarını süsleyen binbir emek ve uğraşla yapılmış onlarca hat örneklerinden birini gösteriyor. Eskiden özellikle kapı ve pencere kapaklarına süs olarak konulan, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin meşk ettiği dörtlükteki ahengi hat sanatının letafetine uygun olarak okumaya başlıyor: “N’ola gülmîh-i bâb-ı akdesin tâc olsa şâhâna / Ki sensin pâdişehler pâdişehi ey şeh-i levlâk (…). Ey mefhar-ı dü âlem eyâ seyyide’l-beşer”

NOTLAR

Türklerin Elinde Yücelen Büyük Bir Sanat
Hat sanatı aşağı yukarı bin yıldır Türklerin elinde yücelen büyük bir sanat. Bu sanatın İran’da Büyük Selçuklular, ondan sonra Anadolu Selçukluları ve nihayet Osmanlı devri var. Ama özellikle Osmanlı döneminde hat sanatı, İstanbul’un fethi ile bir ivme kazanıyor. Yine bu dönemde millî bir karakter de ediniyor.

İcazetname
Hat sanatıyla uğraşan kişiye “hattat” adı verilir. Hattatlar yüzyıllar boyu usta-çırak ilişkisi içinde yetişmişlerdir. Hat sanatını öğrenmeye heveslenen kişi bir hattattan ders almalıdır. Başlangıçta harflerin tek tek yazılışları, sonra iki harfin birleşme biçimleri ve bunun kuralları öğrenilir. Ardından ikiden fazla harfin birleştirilmesine yani satır çalışmasına geçilir. Bunun için genellikle önce uzunca bir kaside, sonra bazı ayet ve hadisler, dualar özlü sözler yazılır. Ortalama üç beş yıl kadar süren bu eğitimin sonunda hattat adayı iki ya da üç hattatın önünde yazı yazarak bir çeşit sınav verir. Hattatlar bu yazıyı beğenirlerse altına imzalarını koyarlar. Buna, “icazetname” adı verilir.

 

Yazan:  Necati Bulut / Fotoğraf: Bahar Alban

*Bu yazı Marmara Life 2019 / Mayıs-Haziran sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın