Prag’da Kafka’nın İzleri

Prag, Kafka’nın doğduğu ve yaşadığı, acı tatlı tüm hatıralarını biriktirdiği kent…Doğduğu kentin caddelerini, bahçelerini, kilise ve saraylarını sevdiğini, yapıların mimari özelliklerini iyi bildiğini ve yazılarına yansıttığını biliriz.

Üniversite yıllarımda Kafka ile alakalı küçük yazılar, paragraflar, sayısız notlar okumuş olsam dahi yıllar önce kendi dilinde yani Almanca olarak okuduğum ilk kitabı “Babaya Mektup” oldu.  Herkes nasıl algılar bilemem ama Kafka deyince zihnimde üç kelime beliriyor. Baba, kadın ve döngüye girmiş içsel gerilim. Sanki üçü birbirine bulanmış gibi aynı kapta yoğurulup duruyor. Bu gerilimli hali ruhundan kalemine, hatta tüm kente yayılıyor, okuyan bizlere dahi. Doğduğu yer bundan nasibini almış mıydı hep merak ettim. Prag kentine duyduğum heyecan günden güne çoğaldı. Kitaplarında kente dair büyük detaylı bilgilere rastlamasam da o kentin Kafka üzerinde ve Kafka’nın o kent üzerinde büyük etkileri olduğunu biliyordum, en azından hissediyordum. İlk öğrencilik yıllarında henüz Prag ziyaretimi planlamamıştım. Yıllar sonra mesleki olarak gideceğimi düşünemezdim tabii.

Bir mimar ve kültürel mirasçı olarak Arnavut kaldırımlarında yürüdüğüm bu kenti, Kafka’nın ruh hali ile çok benzetmiştim ilk gördüğümde, belki de kış halinin ağır ruh hikmetindendir kimbilir. Yazılarından ve fotoğraflarından kırılgan bir karakteri olduğu aşikar Kafka’nın, naif, küskün, ruhu tamamıyla geçmişte kalmış gibi… Prag gibi içine kaçık bir romantik, fazlaca melankolik, sakin hatta durgun, mesafeli, aşkın ama coşkusuz, belki de donuk… Yazdığı tüm kitaplarda bu kent var. Hepsi tarihin, yaşadığı karmaşık toplumun, ailesinin, bizlerin bir parçası. Kentin yollarında yürürken sanki tarihin o kesitinde onun bastığı taşlara basarak dolaştığımı hissettim. Oturduğu kafelerde oturmak, sürekli gittiği restoranında bir şeyler atıştırmak, nefretini kustuğu nehrin kenarında ıslık çala çala yürümek, okuduğu okulun dar hollerinde yürüyüp Dava’nın sayfalarında kaybolmak, kitabına konu olan Şato’ya uzaktan bakıp hayran olmak, meydanda durup şöyle bir etrafa göz atmak, yaşadığı evden kalan belki de tek şey olan ahşap kapısına dokunmak, her hafta gittiği Tanrının evinin koridorlarında sessizce dolaşıp annesi ve kız kardeşleriyle dua edişini hayal etmek… Biraz gel-git ziyareti gibiydi aslında benim için. Zamanda yolculuk hoşuma giderken bir taraftan da o depresif ruh durumunu düşündüm. Hatta kendimi onun gözlerinin arkasına oturmuş, onun beyin kıvrımlarında dolaşıyormuş gibi hissetmeye çalıştım.

Yazarlık bir nevi yoksunluktan beslenen bir sanat dalıdır bana göre. Bu kent Kafka’yı hangi yönleriyle yoksun ve mutsuz kıldı ki bu derece yoğun kelimeler birikti hafızasında? Hep kaçmak istediğine dair ipuçları vardı satırlarında. Bu kentte yaşadığı mutsuzluklarla ve huzursuzluklarla kendini tamamlamaya çalışmış belli ki 41 yıl boyunca. Bir çıkış bulmaya gayret eder hali var her girişiminde. Kitaplarını okuyanlar aynı hislere kapılıyordur muhtemelen. Son sayfayı kapattığımızda üzerimizdeki gerilimli duyguların çoğaldığı, derinliğimizin arttığı ve yarım kalmış hissini iliklerimize kadar çektiğimiz bir hâle bürünmemiz doğaldır. Kentin sokaklarında avare bir halde dolaşırken sık sık derin nefes alma ihtiyacımızın nedeni işte ondandır. Biraz Kafka okuduysanız kelimelerinin arasında kente dair neler gizli olduğunu keşfediyorsunuz. Yazılarını yazarken bu sokaklarda nefes almış, iz bırakacağından habersiz Cafe Louvre’da öğle yemeğini yedikten sonra Cafe Arco’da kahvesini yudumlamış, kadim dostu Max Brod ile bitmeyen sohbetler yapmıştır. Bunların hayali ile kentte dolaşmak sizi bile sarhoş edebilir. O yılların Prag kenti, daha ilk yıllarından itibaren Kafka’yı içine almayan, sindiremeyen bir kentti. Belki de tüm çelişkileri bunun içindi. Praglı bir Yahudi olan Kafka, Yahudi olduğu için Almanlar tarafından kabul görmüyorken,  Almanca konuştuğu için ise Çekler arasında da sevilmiyordu. Kendini hiçbir yere ait hissetmedi hayatı boyunca.

Prag kentinin merkezindeki büyük meydanda geçen hayatını düşündüğümde, tam bir kıskacın ortasında kaldığını anlayabiliyorum.  360 derecede dönen bir hayat. Gittikçe daralan bir çember. Ne gidebiliyor ne de içine dahil olabiliyor. Kentin güzelliği ve büyüsü değil onu tutan, sanki Kafka’ya yüklediği bir atalet duygusu hakim onun üzerinde. Kente aşık değil ama tutkun. Kafka okuyan herkes bilir Kafkaesk terimini. Edebiyatta kendi kurallarını, kendi dünyasını yaratan bir sanatçıdır Kafka. Yoğun, kısa ve sancılı bir hayat yaşayan, eserlerinin pek çoğunun yayınlandığını göremeyen, Prag’a duyduğu acı tutkuyu roman ve hikayelerinde pek göstermeyen lakin derinden hissettiren. Eserlerinde karakterleri tüm ayrıntılarıyla anlatsa da kente dair detaylara açık cümlelerle pek rastlanmaz. Oysa doğduğu kentin caddelerini, bahçelerini, kilise ve saraylarını sevdiğini, yapıların mimari özelliklerini iyi bildiğini ve yazılarına yansıttığını biliriz. Prag, Kafka’nın doğduğu ve yaşadığı, acı tatlı tüm hatıralarını biriktirdiği kent…

Kafka “Prag yakamı hiç bırakmadı” diyor. Günümüzde Prag’ın Kafka’ya sımsıkı sarıldığını ve onu bırakmadığını görüyoruz. Kafka’nın şehirde dokunduğu bütün mekânlar Kafka severler için bir gezi güzergâhına dönüşmüş durumda.  Kafeler, Kafka Müzesi, Kafka heykelleri, Kafka sokağı, Kafka resmi olan hediyelik eşyalar… Prag’da Kafka’nın varlığı kentte yoğun olarak hissedilmektedir. Prag Kalesi, Wenceslas Meydanı, eski şehir meydanı, Cafe Louvre, Cafe Franz Kafka, Cafe Arco Kafka’yı hatırlatan mekânlar olarak ziyaret edilmektedir. Kafka Müzesi’nde genellikle Kafka’nın mektupları, kitapları, taslaklar, notlar gibi eşyaları sergilenmekte. Müzede oldukça kasvetli bir ortam var. Müzede gezerken kendinizi bir Kafka romanının içinde hissetmeniz mümkün.

Not:

  • Prag’da, insanların uğrak yerlerinden biri olan bir alışveriş merkezinin girişine yerleştirilen her biri bağımsız olarak hareket edebilen paslanmaz çelikten ve aynalı 42 katmandan oluşan kinetic Kafka heykeli, Kafka’nın ruhundaki kırılmaları başarılı şekilde yansıtmış.  Çek sanatçı David Cerny tarafından 2014 yılında inşa edilen  heykel tam 45 ton ağırlığında.
  • Vereme yakalanan Kafka, 1924’te Viyana yakınlarındaki Kierling Sanatoryumu’nda hayatını kaybetti ve Prag’da toprağa verildi. Şato adlı son romanı yarım kalan, yapıtlarında çağımız insanının korkularını, yalnızlığını, kendi kendine yabancılaşmasını ve çevresiyle iletişimsizliğini dile getirdi sıkça, kendi hayatı gibi. Tüm yapıtlarının yakılmasını vasiyet etmiş olmasına rağmen, dostu Max Brod bu isteğini yerine getirmedi ve onun eserlerini XX. yüzyıl edebiyat tarihine kazandırdı.

Yazar: Dilek Alp

*Bu yazı Marmara Life 2019 / Ocak-Şubat sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın