Örücü Arif Usta

Bir Tesadüf İle Geleceğini Ören Usta!
Bir İğne, Bir adam, Bir Koca Yaşam…

Almışsınızdır elbiseyi, gömleği, ceketi ya da pantolonu… Çok da severek giyiyorsunuzdur. İyi de para ödemişsinizdir. Aksilik bu ya; taktınız bir yere ya da sakatladınız bir şekilde o güzelim kıymetlinizi. Öyle oturup dikmekle düzelecek gibi de değil… Onu onarıp tekrar eski haline getirmek bir ustalık ister, bir sanat ister. İnceden inceye örmek gerek kumaşı… “Örücülük”tür bu işin adı… Bugün artık kaybolan mesleklerden olsa da örücülük, o, Ankara’da işin ehli olarak sürdürür ustalığını. Çırağı olduğu Ermeni patron, oğlu Agop’u örücü yetiştirmek istediğini söyler bir gün Arif’e… Dikkatini çeker bu söz Arif’in.  “Eee koskoca patron, oğlunu örücü yapmak istiyorsa vardır bir bildiği” diye düşünür. Gündüz temizleyicide çıraklığa devam eder, gece ise örücülüğü öğrenir bunun üzerine. Çocuk olmayı, genç olmayı bir kenara bırakarak… Bir iğne, bütün bir yaşamı olur Örücü Arif Usta’nın. Ustaların ustası olur sonrasında…

“Ben Arif Güngör, Ankara’nın Beypazarı Karaşar Beldesi’nde 1937 yılında dünyaya geldim” diye söze başlıyor Örücü Arif Usta… İlkokulu bitirdikten sonra, geçim koşulları nedeniyle köyü terk ettiklerini ve Ankara’ya göçtüklerini anlatıyor.

Ankara’daki yaşamı çıraklıkla başlamış Arif Usta’nın. Birkaç yerde çalıştıktan sonra yolu Ermeni asıllı bir temizlemecinin yanına düşüyor, ardından da örücü ustalığının serüveni başlıyor Arif Usta’nın. Örücü olmaya karar verme nedenini ise şöyle aktarıyor:

“Patronum bir gün bana ‘Arif, Ulus’ta bir örücü var, şu elbiseyi götür örgüye ver gel’ dedi. Elbiseyi götürdüm, geldim. Oğlu vardı Agop… Bunu hiç unutmuyorum. O gün bana ‘Oğlum Agop, büyüdüğü zaman örücü yetiştireceğim. Örücü yanına vereceğim‘ dedi.  Bu söz bende bir düşünce uyandırdı, örücülüğü öğrenmem lazım dedim”. Kendi kendine küçük parçalar denemeye başlıyor ardından. Artık eli iğne tutar duruma geliyor ve 1952’de Ankara’nın tanınmış örücülerinden Yusuf Örer ile çalışmaya başlıyor.

“İstanbul Eyüp’tendi Yusuf Usta. Beni de iyi bir sanatkâr olarak yetiştirdi. Askerlik sonrasında ustama ayrılmak istediğimi söyledim ve ayrıldım Necatibey Caddesi’nde örücülük yapmaya başladım. Sene 1960… Yani 60 İhtilali’nde bu işe başlamıştım. 64’te buraya taşındım ve o günden bu yana da buradayım. Ben bu işe başladığımda Ankara’da iki örücü ustası vardı. Onlar birinci kuşak örücüler, ben ikinci kuşağım. Üçüncü kuşağı da yetiştiriyoruz. Ankara’daki örücülerin hepsi benden yetişme. Yaklaşık on tane örücü var, birisi hariç diğerleri benim yetiştirdiğim ustalar. Evliyim, bir kızım bir de oğlum var. Ancak onlar örücülüğe heves etmediler…”

“Dikiş Makinesini Kullanmayı Bilmem”
Arif Usta, örücülüğün terzilikten tamamen farklı bir meslek olduğunu vurguluyor. “Sadece iğne ve iplik kullanarak işimizi yapıyoruz” diyerek şöyle devam ediyor:

“Ben dikiş makinesini çevirmesini, kullanmasını bilmem. Diyelim ki kıymetli bir elbise aldınız ve sigara yanığı oldu. Bunu atamazsınız, o vaziyette de giyilmez. Biz elbisenin dikiş kenarından iplik alıyoruz ve yanık olan kısmı yeniden örüyoruz. Böylece elbiseye yeniden hayat veriyoruz. Eğer büyük bir parça gerekiyorsa da, o kumaştan alıyoruz ve örerek monte ediyoruz. Buna üstten çalışma diyoruz. Ardından yaptığımız ütü ile tümüyle belirsiz bir tamir gerçekleştiriyoruz. Yani iki çeşit tamir söz konusu örücülükte. Küçük sakatlar için iğne ile örme, büyük sakatlar için ise parça montajı.”

Rahmetli Turgut Özal başbakan iken moher, bej bir ceketini göndermişti. Ceketi güve yemişti. Ceketi ördük ama gelip almakta geciktiler. O sıra cumhurbaşkanlığı seçimi vardı. Özal cumhurbaşkanı seçildikten sonra ceketini almaya gelene Sayın Özal’ın ceketi başbakan ceketi olarak geldi, cumhurbaşkanı ceketi olarak size teslim ediyorum dedim.”

“Örücülük Artık Daha Çok Biliniyor”
Örücülük işinin şimdilerde daha fazla biliniyor olmasından memnun olan Arif Usta, bu bağlamda yaşanan değişimi şöyle değerlendiriyor:

“Ben mesleğe başladığımda iki bilemedin, üç tane örücü vardı. O zaman insanlar örücü bilmiyordu, kendisi yama yapıyordu ya da dikiyordu. Üst düzey gelir grupları için örücülük yapıyorduk. Şimdi on örücü var. Ve de halkımız örücülükten haberdar. Bizim işimizde önemli bir detay da şöyle; örülecek eşyanın ipek veya yün olması lazım. Naylon bir kumaşın sakatlığının örülmesi için verilen emeğe ve paraya yazık. Bazen de vatandaş “eskiyince atarım” diyebiliyor. Ama eskiyince atılacak eşya var, atılmayacak olanı var. Bir kravat getiriyor vatandaş, veriyor 30-40 lirayı sakatını yaptırıyor. Demek kravatın değeri var ki, bu onarımı yaptırıyor. Bir çoraba aynı şekilde kalitesi için para verip onarım yaptıranlar var.

Bazen de gerçekten emek vermeye masraf etmeye gerek olmayan çok eskimiş bir eşyayı da tamir ettirmek isteyenler oluyor manevi değeri için. Bir de daha çok erkek eşyası onarıma geliyor. Eskiden kadınların eşyası daha çok geliyordu ama etek, elbise kullanımı çok azaldı. Yünlü eşyalar, kazaklar daha çok örüyoruz. Uzun kolu kesiyoruz ve istenilen ölçeğe getiriyoruz.”

NOTLAR:

 “1952’den beri bu mesleği yapıyorum. Tekrar Dünyaya gelsem tercihim yine örücülük mesleği olur. Esasında zor ve ince bir iş ama ben seviyorum. Emekliyim ama niyetim ömrümün sonuna kadar çalışmak.”

İsmet Paşa ile Pazarlık
1954’te Ulus’ta ustasının yanında çalışırken rahmetli Adnan Menderes’in, Celal Bayar’ın işini yaptığını anlatıyor Arif Usta ve anıları şöyle paylaşıyor:  “Ama İsmet Paşa ile pazarlıkta anlaşamadık onun işini yapamamıştım. İsmet Paşa’dan 25 Lira istemiştim ama 17 Lira verdiler anlaşamamıştık. Onların dışında çok sayıda bürokratın, cumhurbaşkanlarının, başbakanların işlerini yaptım. Rahmetli Süleyman Demirel ve Turgut Özal’ın işini daha çok yaptım. Şimdiki Cumhurbaşkanımızın işlerini yapıyoruz. Bazı vatandaşlar “Onlar da mı onarım yaptırıyor?” diyor. Yani şimdi onların giydiği 5 bin lira, 10 bin lira değerinde kıymetli eşyalar. Küçük bir sakat için eşyalar bir kenara atılacak değil elbette…

“Necatibey Çok Değişti”
Arif Usta 50 yılı aşkın bir zamandır yaşadığı Necatibey Caddesi’ndeki değişimi ise şöyle yorumluyor: “Benim kanaatime göre, Necatibey’de çok şey değişti. En fazla üç katlı binalar, bahçeler vardı burada. Çok sakin bir caddeydi. Hatta şöyle; öğlen paydosunda yolun ortasında top oynayabiliyorduk. Şimdi karşıdan karşıya geçmek için bekliyoruz. 1980’de arabamı aldığımda tam pasajın önüne park ediyordum. Şimdi cadde üzerinde park etmek mümkün değil.”

Yazar: S. Bahar Alban / Fotograf : Okan Sivri

*Bu yazı Marmara Life 2019 / Ocak-Şubat sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın