Sofya, Bir “İnanç, Umut Ve Sevgi” Hikâyesi

Avrupa’daki en eski şehirlerden birinin sokaklarında yürürken, insan bin yıllık bir tarihe dokunma fırsatı bulabilmekte. Pek az insan Bulgaristan’ın başkenti Sofya’nın zengin morfo koduna aşinadır ve pek çoğu da şehrin 7.000 yıllık tarihini duyunca şaşırmaktadır. Şehrin genel karakterini şekillendiren çeşitli çağların tarz zenginliğinde tarihi katmanlanma gözle görülür ve tanımlanabilir durumdadır. Günümüzde 1.5 milyonu aşkın nüfusuyla, “büyüyen ama yaşlanmayan” şehir, modern ve gelişen bir Avrupa başkentidir.

İkinci En Eski Avrupa Başkenti
İnsanlar şehir bölgesine en geç 7.000 yıl önce yerleşim kurmuşsa da, bugün Sofya adıyla bilinen bölgede insanların en az 30.000 yıldır barındığı çeşitli buluntulardan anlaşılmaktadır. Bölgede yerleşimin erken gerçekleşmesinde önemli bir etken, bölgenin bir kavşak noktası niteliği ile birlikte Vladayska Nehri yakınlarındaki kaplıca kaynaklarının varlığı olmuştur. Bölgede ilk kolonileşenler Serdilerden Trakyalılar olmuş, şehrin ilk adı bu şekilde Serdica olmuştur. Şehir merkezinde Central Hall ile Sheraton Hotel arasındaki bölgede hâlâ Eski Trakya yerleşim kalıntıları bulunmaktadır.

Ulpia Serdica
Romalılar tarafından fethedilen Serdica, Mark Ulpius hükümdarlığı (98-117) altında hızla gelişmiştir. Via Militaris olarak bilinen Doğu ile Batı arasındaki eksen üzerindeki jeopolitik konumu, Roma’nın Trakya eyaletinde büyük önem kazanmasına sebep olmuştur. M.S. 106 yılında Serdica özerklik kazanmış ve imparatorun onuruna ismini Ulpia Serdica olarak değiştirmiş, “Serdilerin en parlak şehri” olmuştur.

İmparatorluğun Mark Aurelius ve oğlu Komod tarafından yönetildiği 176-180 yılları arasında Serdica’nın kale duvarı inşa edilmiş, böylece kentsel alan kalıcı olarak korumaya alınırken şehrin planı da sonsuza kadar belirlenmiştir. Bu planlamanın izlerine bugün dahi, neredeyse iki binyıl sonra, Sofya şehir merkezi sokaklarında, bulvarlarında ve binalarında rastlamak mümkündür.

Daha sonraları Büyük Konstantin tarafından “benim Roma’m” olarak nitelendirilen ve yeni Hristiyanlık inancının bir merkezi niteliği kazanan Serdica, 9. yüzyıl başına kadar yani şehir nüfusu çoktan Slavlarla karışana kadar Doğu Roma İmparatorluğu’nun bir parçası olarak kalmıştır.

Osmanlı Hükümdarlığında Sofya
Sofya, beş yüzyıl boyunca (1382-1878) Osmanlı İmparatorluğu egemenliğinde kalmıştır. Döneme dair kimi belgelerde şehrin bambaşka bir çekiciliğe sahip olduğu, fatihlerde hayranlık hisleri uyandırdığı söylenmektedir. Ancak Osmanlı yetkilileri şehrin görünüşünü hızla değiştirmiş ve mimari tarzını etkilemiştir. Bazı Hristiyan kiliseleri ve bazilikaları camilere, idari binalar, halk hamamlarına ve kapalı pazarlara dönüştürülmüş, bütün bunlar Osmanlı şehir planlama geleneğini şehre taşımıştır. Osmanlı hükümdarları şehrin stratejik konumunu takdir etmiş, bir zanaat ve ticaret merkezi olarak geliştirilmesine devam etmiş, nitekim 19. yüzyılda ilk Balkan demiryolu ünü “Doğu Ekspresi”nin bir parçası olarak inşa edilerek Sofya’yı Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan eksende önemli bir noktaya oturtmuştur.

Yeni Avrupa Başkenti
Osmanlılar’dan bağımsızlık kazanılmasını takiben 3 Nisan 1879 tarihinde, Mebuslar Meclisi Sofya’yı Bulgaristan vilayetinin başkenti olarak ilan etmiştir. Bundan dolayı 4 Nisan şehrin resmi tatili olarak kutlanmaktadır. Giderek Sofya için ülkede önemli bir siyasi, ekonomik, bilimsel ve kültürel merkez olma yönünde dönüşüm başlamıştır. Şehrin genel mimari görünüşü Avusturya-Macaristan kaynaklı Viyana Tarihselciliği ve Sezesyonizm akımlarından yüksek düzeylerde etkilenmiş olup, bu akımlar 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılın ilk yarısı boyunca etkilerini sürdürmüştür. Günümüzde bu dönemlerden kalan güzel binalar restore edilmekte ve idari kurumlar ya da konsolosluklara dönüştürülmektedir.

Yerel olarak bir ‘ulusal – romantik Sesezyonizmin Bulgar varyantı’ şeklinde tanımlanan ve Avrupa’nın mimari akademilerinden mezun olan ilk Bulgar mimarlar neslince ortaya konulan Sofya’nın yeni-Bizans tarzının sentezi günümüzde şehrin karakterini tanımlayan en önemli başarılardan biri olarak kabul edilmektedir. Bu tarz üzerinden, şehrin kamu binaları için kilit bir sembol olarak yüksek düzeyde belirleyici ve dikkat çekici bir görünüm sağlanmıştır. Sofya’da yeni-Bizans tarzının sentezi iele inşa edilen bazı binalar şunlardır: Eski Aziz Nedelya Katedrali, Halk Kaplıcaları, kapalıpazar Halite ve Bağımsızlık savaşında ölen askerlerin şerefine 1912 yılında inşa edilen Aziz Aleksandar Nevski Katedrali.

Modern Tarih
Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı arasındaki dönem mimarisi, geç Sezesyonizm çerçevesinde idari binaların ve otellerin inşa edilmesiyle karakterize olmaktadır. Hem anıt hem de konut mimarisindeki parlak Modernizm desenleri barındıran ve temelde Alman İşlevselcilik ve Bauhaus akımlarından etkilenen yeni mimari eğilim, hızlı ve istikrarlı bir ekonomik büyümeye tanıklık etmiştir.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı şehrin genel mimari ve kentsel yapısının kalıntıları üzerinde izini bırakmıştır. 1945 yılında, Sosyalist rejim altında hükümetin Bulgaristan Ulusal Cumhuriyeti’nin kuruluşu açıklamasını müteakiben, başkent için yeni bir şehir planlaması benimsenmiştir. Sosyalist idare altında (1945-1990), Sofya görünüşünü kayda değer biçimde değiştirmiştir. Yeni devlet yetkilileri ‘sosyal gerçekçilik’ ve ‘geç sosyalist eklektik’ akımları çerçevesinde geniş çaplı kamusal bina inşaatları başlatmıştır. Bu anıtsal mimariyi sembolize edebilecek örnekler; günümüzdeki hükümet kompleksi (Başkanlık, Bakanlar Konseyi Binası, eski Komünist Parti Binası) ve Ulusal Kültür Sarayı olarak verilebilir. Sosyalist dönemin belirleyici bir özelliği prefabrik panel blok kompleksleri şeklindeki konut mimarisidir endüstrileşmiş konut inşaatının eski Doğu Bloku ülkelerinde gözlemlenen tipik bir örneği.

“Büyüyen Ama Yaşlanmayan”
1990’lı yıllarda Sosyalist rejimin sona ermesi ve demokrasinin yürürlüğe girmesi, Bulgaristan’da yıkıcı ekonomik ve siyasi sarsıntılara sebep olmuştur. Geniş sokaklar ve şehir meydanlarında yürürken insan hâlâ rasyonel postmodern kentsel atmosfere sahip köklü bir “kızıl” şehir hissiyatını tadabilmektedir. Cam ve çeliğe dayalı çağdaş mimari doygunlaşması, bir küresel metropolitan başkent olma yolundaki dönüşüm dönemine işaret etmektedir. Günümüzde, 1,5 milyon civarı nüfusuyla Sofya Doğu Avrupa bakımından  “yeni pazarlar için dijital başkent” niteliğini ortaya çıkaran bir ekonomi ve teknoloji merkezi olarak varlığını korumaktadır (F. Guerrini, Forbes, 2016). Sloganında da belirtildiği gibi “büyüyen ama yaşlanmayan”, günümüz Sofya’sı, özgürlük ve bilinçli evrim söylemlerini dile getiren ancak yine de gençliği derinden yakalayabilen güvenilir bir “yetişkin” rolü oynamaktadır. Şaşırtıcı ya da belki değil ama dinamik ve zengin sosyal yaşamlarıyla karakterize olan şehir sakinleri nezdinde bu husus özellikle doğrudur. Hareketli gece hayatıyla, yabancılar Sofya’yı her gün süren bir “kutlama”nın mekânı olarak tanımlayabilmekte ve bu hususta yanılmamaktadır; zira Sofyalılar güzel yemekler ve samimi kültürel etkinlikler için her daim hazırdır.

Şu anda meydana gelen pek çok şey mevcut; bunlar değişmeye ve geleceğin kentsel gelişimine yatırım yapmaya yönelik hakiki bir arzuya işaret etmekte. Küresel eğilimlerden etkilenen sayısız proje ve konsept, şehir sakinlerinin gerçek ihtiyaçlarını dikkate alan kullanıcı dostu bir yaklaşımla “insanlar için bir şehir” inşa etmenin yolunu açmaktadır (Jan Gehl, şehir merkezi için yeni plan, 2017). 2013 yılında, Sofya Belediyesi önderliğinde, Sofya’nın merkez bölgesinin gelişimine yönelik hacim-mekansal konsept geliştirilmesini amaçlayan bir uluslararası açık mimarlık yarışması düzenlenmiştir. Şehir merkez bölgesini öncelik olarak dört ayrı bölgeye ayıran yeni yaklaşım çerçevesinde 2018 yılı bu değişikliklerin uygulanması ve devreye sokulması adına kayda değer bir yıl olmuştur. Tebrik edilecek çıktılar olmasına karşın, uluslararası deneyimlerden benimsenecek ve öğrenilecek daha pek çok şey vardır.

Her ne kadar geçmişte dramatik bir kaderi bulunsa da, Sofya güçlü bir anne gibi nitelenebilecek katı karakterini ispatlamış ve daha iyi ve daha parlak bir gelecek için “İnanç, Umut ve Sevgi”yi barındırarak evrilme yönünde kendisine bir yol bulmuştur.

NOT

 Kentsel Kimlik
Sofya zengin bir kültürel ve doğal kimliğe sahiptir. Avrupa’daki en eski şehirlerden biri olarak, koruma altında bulunan 1.400 tarihi bina ve anıt barındırmaktadır. Nehir kanalları ve kaplıca suyu kaynaklarının varlığı “mavi” karakterini verirken şehrin zengin yeşil altyapısıyla desteklenmektedir. Dahası, yakın çevresindeki dağlık ve tepelik topoğrafyanın varlığı da Sofya’yı dört mevsim boyu çekici bir merkez hâline getirmekte, ayrıca kentin genel silüet oluşumu ve görsel varlığında hayati rol oynamaktadır.

Aziz Sofya Bazilikası
Bizanslılar tarafından fethedilen ve 1018-1194 yılları arasında yönetilen başkent, bu dönemde bugün bilinen Sofya ismini “Aziz Sofya” bazilikasından almıştır. Geç Bizans döneminde, şehir Balkanlarda bir zanaat ve ticaret merkezi hâline gelmiştir.

Türk Büyükelçiliği Binası
Mimari tasarımı Avusturyalı Friedrich Grünarger’e ait ve Viyana İmparatorluk Barok tarzındadır. Yirminci yüzyılın başlangıcında, modern Türkiye’nin kurucusu olacak Mustafa Kemal Atatürk’ün askeri ataşelik görevi yaptığı bir Türkiye Büyükelçiliği olmuştur. Kaynak: “Sofia Portraits”, Sofya Belediyesi, 2012.

Cazip Bir Turizm Merkezi
Son on yıl içerisinde Avrupa Birliği sınırları içinde cazip bir turizm merkezi olmasının ekonomik faydaları da göz ardı edilemezdir. Sofya, diğer Avrupa başkentlerine kıyasla ucuz seyahat seçenekleri ve makul maliyetli eğlence hayatıyla en çok tercih edilen turizm noktalarından biri konumundadır.

Aziz Sofya Günü
17 Eylül tarihinde, kilise Sofya’nın kutsal şehitleri olan Sofya, İnanç, Umut ve Sevgi’nin anılarını yad etmekte ve isimlerinden gelen erdemleri onurlandırmaktadır. Bu bayram gününde, Sofyalılar Aziz Sofya gününü kutlamaktadır. Geleneğin ardındaki öykü, M.S.1. yüzyılın ikinci yarısında, dini inançlarından dolayı İmparator Adrian tarafından idam edilen yalnız bir Hristiyan kadın ve üç kızını anmaktadır. Kutsal şehitler Sofya, İnanç, Umut ve Sevgi’den kalan dini yadigarlar, 777 yılından bu yana kuzeydoğu Fransa’da Alsas bölgesinde korunmaktadır.

Yazan: Dzheylan Karaulan

*Bu yazı Marmara Life 2019 / Eylül-Ekim sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın