Bir Osmanlı Filozofu Sakallı Celâl

HAYATINI ÂDETA BİR SANAT ESERİNE DÖNÜŞTÜREREK GIPTA EDİLECEK BİR SERGÜZEŞT YAŞAMIŞ; BİRAZ NİHİLİST, BİRAZ DERVİŞ, ÇOKÇA BOHEM BİR FİLOZOFUN HİKÂYESİDİR BU. MAHMUD CELÂL YALINIZ’IN, NAMIDİĞER SAKALLI CELÂL’İN HİKAYESİ…

İstanbul’un Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş yıllarına anbean tanıklık etmiş; dönemin kültür-sanat ve fikir mahfillerine marjinal hayatıyla ilham olmuş; makamı, mevkii, şanı, şöhreti, parayı, pulu, yarının ikbalini düşünmeyi sevmeyen, böylesine avangart fikirlerine karşı geride tek bir satır yazılı eser dahi bırakmadan bu dünyadan göçüp gitmiş; derin bir kavrayış ve zengin bir iç dünyasına sahip büyük bir Osmanlı münevveridir Sakallı Celâl.

Düşünce Dünyamızda Bir Ayrık Otu
II. Abdülhamid Dönemi, Bahriye Nazırlarından, cesareti ve dürüstlüğü ile nam salmış oturaklı bir devlet adamı olarak bolca iltifat ve takdir toplamış Amiral Hüseyin Hüsnü Paşa’nın üçüncü oğlu olarak dünyaya gelir. Tarih 1886 yılının Mart ayıdır. Babası Girit Deniz Komutanlığından, Akdeniz Filo Kumandanlığına, Yeni Harp Gemileri Müfettişiliğinden Tıbbiye Nazırlığına kadar donanma hiyerarşisinde ve üst düzey devlet makamlarında bulunmuştur. Mahmud Celâl çocukluğundan itibaren son derece sıkı bir disiplin ve idealist bir ebeveyn kontrolü içinde büyür. Ekâbir ve güçlü bir baba arketipi yanında aristokrasiye ve gustoya düşkün bir anne olan Ayşe Melek Hanım’ın evlerinde oldukça zengin bir kütüphane bulunmaktadır. Mahmud Celâl henüz okuma yazmayı dahi layıkıyla öğrenemeden kitapları tanımaya, sevmeye başlar. Buna bir nevi mecbur kalır ama eline aldığı kitapları bir daha hayatı boyunca bırakmak da istemeyecektir.

Bir paşazade olmasının yanında çocukluğundan itibaren şekillere, kalıplara sığmayan farklı yaradılışta münzevi bir kişiliği olan Mahmud Celâl daha ilkokula gitmeden evvel “Mekteb-i Bahriye” talebesi olan ağabeylerinin kitaplarını okumaya başlar. Bunların birçoğu Fransızcadır. Dame de Sionlu Fransız mürebbiyelerden aldığı yabancı dil tahsili bu ilgisini tetikler. Kısa süre sonra dönemin en saygın okullarından olan “Mekteb-i Sultanî” (Galatasaray Lisesi) yılları başlayacaktır. Buradan Université Paris-Sorbonne’a yüksek tahsil için gönderilir. Kendisi makine mühendisliği okumak isterken annesi Ayşe Melek Hanım’ın uygun görmemesi yüzünden sosyal bilimlerin uluslararası siyaset eğitimine yönlendirilir. Rivayet odur ki bir protesto şekli olarak sakallarını bu dönemde uzatmaya başlar. Alametifarikasına dönüşecek olan sakal hikayesi böyle gelişir.

Bohem, Aykırı Ve Vatansever
Paris’ten yüksek tahsille dönemez ama özgürlüğü, başkaldırıyı, kabına sığamayışı temsil ettiğini düşündüğü sakalları o güleç yüzündeki yerini çoktan almıştır. Hayatı boyunca hep seveceği mektebinin başında Türk edebiyatının en büyük isimlerinden olan hocası Tevfik Fikret vardır. Edebî dil yeterliliğinde hatta felsefe üretebilecek kadar hâkim ve haiz olduğu Fransızcasını genç talebelere aktarmak arzusuyla Fikret’ten “muitlik” (öğretmen yardımcısı) vazifesi talep eder. Hemen kabul görür ve henüz başlamış olan 1908-09 eğitim yılında “préparatoire” (hazırlık) sınıfların başında görevlendirilir.

Muallimlik meşgalesi Sakallı Celâl’in hayatı boyunca mesai harcamayı en sevdiği iş olacaktır. Onda öyle bir hudayinabit özellik vardır ki en karmaşık, idraki en zor soyut konuları dahi basitçe somutlaştırıp kolayca muhatabına anlatabilme yeteneğidir bu.

Aynı yılın sonunda öğretmenlik görevine kendi isteği ile ara verir. Çünkü o dönemde yönetimde ağırlığı bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı İstanbul’da gerici bir ayaklanma başlamıştır ve bunu bastırabilmek adına Hareket Ordusu’na nefer tedarik edilmektedir. Selanik’ten Mahmut Şevket Paşa komutasında İstanbul’a gönderilen ordunun kurmay başkanı ise Kolağası Mustafa Kemal’dir.

31 Mart Ayaklanması bastırılmıştır, Meşrutiyet yönetimi daha çok aydınlanma ve modernleşme temelinde eğitim faaliyetlerini önemsemektedir. Sakallı Celâl belki de bu dönemin ruhuna kendini kaptırarak idealist bir kararla Üsküp’te muallimliğe devam kararı alır. Rumeli toprakları imparatorluğun o dönem en aydın ve özgürlükçü atmosferine sahiptir. Sakallı Celâl modernleşme, medenileşme ideallerini Üsküp’teki çalışmalarına yansıtır. Öğrencilerden bir futbol takımı kurar, onlara yurt dışından formalar, futbol malzemeleri getirtecek kadar özveriyle ele alır meseleyi. Bölge eşrafının akortsuz sesleri müftüye oradan da Maarif Nezâreti’ne kadar ulaşınca “Sakalından utanmayan gâvur” dedikleri Mahmud Celâl Bey’in İstanbul’a dönüşünün bileti kesilir.

İsmiyle Müsemma “Yalnız” Bir İdealist
Mizacındaki zapturapta gelmez asi yanları ile askeri disiplin arasındaki çelişkiye aldırmadan yeniden silah altına alınmak için başvurularda bulunur. Sakallı Celâl’in bu dönemdeki hassasiyetinin payitahtın geçirdiği çileli günlere bir nebze de olsa katkı sunmak adına ideallerinden, hassasiyetlerinden verdiği ödünler olduğu düşünülebilir. Talepleri “Ülkeye öğretmen de gerekli” diye geçiştirilerek mesleğe yeniden yönlendirilir. Bir paşazade olarak yüksünmez; Kastamonu’da, İzmit’te ve Ankara’da Fransızca muallimliği görevlerine devam eder. Sorbonne görmüş Paris kültürüne dalıp çıkmış genç bir Osmanlı münevveri olarak Anadolu aydınlanmasına okyanusta bir damla kadarcık da olsa katkı sunabilmenin mutmainliğiyle sarılır işine. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Ankara Sultanîsi müdür muavinliği vazifesini yürütmeye başlamıştır. Üsküp, Kastamonu ve İzmit’te olduğu gibi Cumhuriyet’in inşa edileceği Ankara’nın önemli ve kalabalık bir lisesinde talebelerine aydınlanmayı öğütleyen; sanatın, bilimin, felsefenin önemini anlatıp duran bir müdür muavinidir ve henüz otuz yaşına bile girmemiştir. Bu dönemde babasının vefatı sebebiyle yeniden İstanbul’a döner.

“Burası Boyacı Küpü Değil”
Sakallı Celâl’in Mekteb-i Sultanî’de başlayan Üsküp, Kastamonu, İzmit ve ardından da Ankara’da devam eden öğretim aşkıyla dolu idealist muallimlik serüveninin ekserisi Osmanlı Dönemi’nde gerçekleşmiştir. Cumhuriyet’in ilanı sonrasında bir kez daha Ankara Sultanîsi’nde göreve çağrılır fakat bu kez sultani müdürü vazifesindedir. İdealizmi kısa bir süre sonra Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey’in kendisinden liseden henüz mezun olmalarına birkaç sınıf bulunan talebeleri de mezun etmesi ricası üzerine görevinden sonsuza dek istifa etmesiyle son bulacaktır. “Adliye Hukuk Mektebi’nin ve diğer yükseköğrenim kurumlarının talebe gereksinmesini karşılamak üzere o yıl son sınıfların mezuniyeti sırasında fazla ‘müşkülpesent’ (güç beğenen, titiz) davranılmaması, ayrıca, sondan önceki sınıf öğrencilerinin de ‘alelusul’ (idareten) sınava tâbi tutularak son sınıflarla birlikte mezun edilmesi istenir.” Ankara Sultanîsi Müdürü Sakallı Celâl Bey’in yanıtı önce şifahen olur. “Burası boyacı küpü değil!” Ardından yirmi yıla yakın süre devam ettirdiği öğretmenlik mesleğini bir daha geri dönmemek üzere terk eder.

“Bahçıvan Bir Gül İçin Bin Dikene Katlanır”
Sakallı Celâl nevi şahsına münhasır olduğu kadar Melami bir insandır da. Söz gelimi öğretmenlik mesleğini bıraktıktan sonra elde ettiği tüm kazancını çevre köylerdeki yoksul insanlara dağıttığı Aydın’da bir incir fabrikasında ustabaşılık yaptığı bilinir. Ya da Gülcemâl Vapuru’nda makinistlik, Doğu Ekspresi’nde ateşçilik işleriyle iştigal ettiği de dilden dile kulaktan kulağa işitilmiştir. Türk edebiyatının en önemli hikâye, piyes ve deneme yazarlarından olan Haldun Taner “Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil” isimli portreler kitabında Sakallı Celâl için şöyle bir anekdot anlatmıştır.

“Ankara Vapuru’nun ünlü süvarisi Şefik Kaptan, bana ön güvertede halatları saran sakallı bir çımacının kendisine Lamartine’in “Le Lac” (Göl) şiirini ezbere okuduğunu anlatmıştı. Bu kadar güzel Fransızca bilen bu çımacıyı o güne kadar hiç görmediği için çarkçıbaşına sormuş, o da bu sakallı zatın İstanbul’dan İzmir’e biletsiz gitmek için boğaz tokluğuna çımacılık istediğini anlatmıştı! Celâl Bey’in istese bu kadarcık parayı dostlarından borç alması işten bile değildi. Ama öyle esmiş, öyle yapmıştı. Böyle oyunlara bayılırdı.”

Sakallı Celâl 1934’te Soyadı Kanunu çıktığında dünyada bu âdemoğluna en çok yakışacak soyadını seçer. “Yalınız”… Ama bir yandan da latif üslubuyla entelektüel cemiyetlerin, kalabalıkların vazgeçilmez ismidir. Sevenleri takdir edenleri çoktur.

Sakallı Celâl 1962 yılında hayata gözlerini yumduğunda ardında tek bir yazılı eser bırakmamıştır. Hocası Tevfik Fikret’in bir dizesinde dediği gibi “Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin” düsturuyla yaşamış pek çoğunun ona ait olduğunu dahi bilmeden kullandığımız aforizmalarını yadigâr bırakmıştır. Mezar taşında “Bahçıvan bir gül için bin dikene katlanır.” yazmaktadır.

NOTLAR

Sakallı Celâl İçin Söylenenler
“Celâl’i dinlemek zevklerin en tatlısı ve hazların en mutenasıdır.”
Ahmet Haşim

“Bir eski zaman kahramanı, bugünlerin sığ ve yoz ölçüleriyle değerlendirilmesi ve anlaşılması olanaksız bir kahraman.”
Melih Cevdet Anday

“Gerçekten tekti, ne ondan önce bir benzeri gelmişti ne de ondan sonra geleceği vardı.”
Vedat Nedim Tör

“Burjuva kalıplarına metelik vermeyen Celâl’in çelebi varlığı ve değeri, pek az insan tarafından bilinmiş ve anlaşılmıştır. Sarp dağlar, gür ormanlar, bozkırlar ortasında akıp giden bir pınardır ama boşuna akıp giden.”
Haldun Taner

Sakallı Celâl’den Özdeyişler
“Türkiye’de aydın geçinenler Doğu’ya doğru seyreden bir geminin güvertesinde Batı yönünde koşturarak Batılılaştıklarını sanırlar.”

“Bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer de ilgisizdir.”

“Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur.”

“Bir kızın tıraşlı bir erkeği güzel zannetmesi hazindir.”

“İnsanoğlunda zekâ, midyedeki inci gibidir. Hepsinde bulunmaz.”

İstanbul’da Bir Flâneur
1930’lu yıllardan itibaren ait olduğu membaına geri döner ve İstanbul’da özellikle Beyoğlu sokaklarında, kitapçılarında, kafelerinde elinde Lamartine’den Baudelaire’e Fransız şiirleri; Le Monde’dan Le Figaro’ya siyasi gazetelerle dolaşan biraz hırpani, çokça bohem ama tanıyanların büyük saygı duyduğu Melami bir filozof olarak hayatını sürdürür. Onu tanıyanlar çöpçülerin haklarını savunmalarına öncü olmak için Nişantaşı’nda eline çalı süpürgesi alıp yolları süpürürken gördüklerinde bile şaşırmazlar.

Bir “Bilinmeyen Ünlü”
Sakallı Celâl, hayatı boyunca kimseden yardım almaz. Rivayete göre gösterişli görünmemek adına bilerek eskittiği paltosu, içine kitaplarını doldurduğu çuvalı ve ‘özgürlük’ olarak nitelendirdiği sakalıyla kendi yağı ile kavrulur. Dönemin tüm düşünür, yazar ve profesörleri tarafından el üstünde tutulur. Rasih Nuri, hocası olan Profesör Kerim Erim ile birlikte yürürken, Erim’in yoldaki bir çöpçünün elini öptüğünü ve bu kişinin Sakalı Celâl Bey olduğunu söyler… Orhan Karaveli

Yazan: Necati Bulut
*Bu yazı Marmara Life 2019 / Kasım-Aralık sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın